Tag Archives: kemalizm

Türkiye’nin İlk Yaratılış Kongresine Doğru

Marmara Üniversite’sinde düzenleneceği duyurulan “Yaratılış Sempozyumu”nun iptal edilmesi için Üniversite Konseyleri Derneği (ÜKD) ve arkadaşlarınca bir imza kampanyası başlatıldı. Sempozyumun gerçekleşmesini engellemeye çalışmak tam da benim kaçınılması gerektiğini düşündüğüm eylem tarzıydı. Dahası, ilk uyarıma ve bana yakın konumdaki arkadaşlara (misal) “saf”, “korkak”, “pek demokrat!”, “naif”, “postmodern” gibi tanımlamalar içeren “eleştiri”ler geldi. Yaratılışçılar için kendilerinden talep ettiğimiz anlayışı bu arkadaşlara da göstermemiz ve derdimizi nazikçe anlatmaya çalışmamız en makul yol olacak sanırım.

Anlaşılıyor ki akademinin ve bilimin aslında ne olduğundan, toplum, kültür ve siyasetle ilişkisine kadar uzanan çok yönlü, hayli karmaşık ve daha epey sürecek bir tartışmanın yapılması gerekiyor. Ancak “Yaratılış Sempozyumu”nun önceden duyurulan tarihinin gittikçe yaklaşmasının da zorlamasıyla ilk olarak nesnellik ve bilimsellik sevdalılarına olguların ve gerçekliğin benim tarafımdan nasıl göründüğünü açıklamak istiyorum. En azından çoktandır gerekli olduğunu düşündüğüm ve erteleyip durduğum bu tartışmayı tetikledikleri için yaratılışçı arkadaşlara da yeri gelmişken teşekkür edeyim: Teşekkürler, yaratılışçı arkadaşlar.

İmza metninin sorunları

İmza metninin, bundan önceki benzer metinlerde de gördüğümüz iki temel sorunu var. Birincisi zaten çokça eleştirilmiş ÜKD ve arkadaşlarının siyasetinde cisimleşen yer yer Kemalizm barındıran bir elitizm. Bu tavır yeterince eleştirildiği için bir kez daha değinmeye gerek görmüyorum. İkincisiyse bilimin idealizasyonu ve onun üzerinden yüceltilen üniversite. Bu anlayışın yarattığı körlüğün, böylesi bir imza metninin vücuda gelip yaygınlaşabilmesinin temel nedeni olduğunu düşünüyorum.

Nesnel, olgulara dayanan gerçeğin temsilcisi olarak idealize edilmiş bilim ve görevi bu “ideal bilim”i topluma yaymak olan göklerdeki fildişi kule, bilimin yuvası bir üniversite… Bilimi ve üniversiteyi, zamandan ve mekandan, yani tarihselliğinden koparmış, iç çelişkilerini görmezden gelen, toplumsal güç ilişkilerinden bağımsız sayan bu idealist çerçeve şüphesiz egemenin işine gelen, burjuva ideolojisine teslim olmuş bir bakıştır. Böyle bakınca üniversiteyi orada olmayı hak eden pırıltılı bilim insanları ve her nasılsa oraya gelmeyi başarmış sönük, aslında memur olması gerekenlerden ibaret sanmak, “yaratılışçı prof” tamlamasından dehşete kapılmak çok doğaldır.

Bilimi ve evrimi savunuyor olmayı her koşulda olumlamalı mıyız?

Tüm diğer insani, kültürel etkinlikler gibi bilim de sınıfsal, toplumsal, kültürel çelişkilerden ve tarihten bağımsız değildir. Bunlar arasındaki çelişki ve çatışmalardan etkilenmeyen evrensel bir bilimden de bahsedemeyiz. Bilimin ve bilim yapan insanların tümü bu sayılan güç ve süreçlerin etkisi altındadır. Bilime böylesi bir bakış, insanları ve kurumları sırf bir şekilde bilimi savundukları için olumlamızın önüne geçer. Savunulan bilimin kimin çıkarlarına, neye hizmet ettiği sorgulanabilir olur.

Türkiye’de evrim savunuculuğuyla birlikte burjuva ideologu Richard Dawkins’in bencil genli, biyolojik indirgemeci, belirlenimci, uyarlanmacı evrim kuramı son derece yaygınlaştı ve kabul görür hale geldi. Dawkins, “bilimin sesi”, onun burjuva çıkarlarına uygun hale getirdiği evrimciliği de bilimsel, nesnel, hakiki, tek “evrim kuramı” olarak algılanır oldu. İçinde yaşadığımız sistemi doğallaştırıp, ezilen-sömürülen kitleleri güçsüzleştiren bu ideoloji bilim savunucuları tarafından evrimi savunma adına yaygınlaştırılmaya devam ediyor.

Bilimsel süreçten ve evrim kuramından habersiz bilim militanlığına güzel bir örnek. En azından “inanmak zorunlu değil” diyor.

Akademi ve bilim epey bir zamandır, küresel kapitalizmin yozlaşma ve yolsuzluk batağında debeleniyor. Biyolojiyse endüstriyel bilimin ana motorlarından biri haline geldi. Evrim kuramıysa gittikçe Dawkinsçileşir iken akademi ve bilimin ateşli bir şekilde savunulması değil, tam tersine eleştirilmesi gerekiyor. İşte nesnel bilimci, evrim savunucularının görmediği manzara budur. Kendileri şevkle yaratılışçı safsataları çürütürken, bilimin içten içe çürümüşlüğünün farkına bile varmıyorlar.

Bunların konumuzla ne ilgisi var?

Kuramlar, popüler kanının aksine nesnel olguların bulunup yanyana dizilmesiyle oluşturulmaz ve kabul edilmezler. Bu bilimsel olan ve olmayan pek çok etkenin katıldığı, özellikle evrim kuramı gibi toplumu pek çok açıdan etkileyen kuramlarda tartışma, çatışma ve uzlaşmayla meydana getirilir. Türkiye akademisinin başı çeken unsurları ideolojik olarak batı akademilerine bağlı gibi görünse de bu bağ çoğu kez tarihsel değildir, biyolojide olduğu gibi.

Türkiye akademisinin biyoloji bölümleri

Olgular ve nesnellikten bahsedip de Türkiye akademisi ve biyoloji bölümleriyle ilgili gerçekleri göz ardı edebilmek hem ironiktir, hem de nesnellik söyleminin sorunlarını ortaya seren bir çelişki…

Evrim düşüncesi Türkiye’de Osmanlı’dan bu yana hep popüler bir tartışma konusu olduysa da Türkiye akademisinin bu tartışmada bir taraf, ya da imzacıların inanmak istediği gibi “aydınlatıcı” bir rolü olduğunu söyleyemeyiz. Takdir edilmesi gereken ancak akademinin sınırlarını aşmayı başaramayan, yalnız bırakılmış kişisel çabaları saymazsak, Türkiye akademisinin ve biyoloji bölümlerinin tarihinde bildiğim kadarıyla evrim düşüncesinin toplum tarafından anlaşılmasına yönelik kurumsal bir çaba olmadı. Dahası Türkiye akademisinin evrim kuramının oluşum sürecine katılma, katkıda bulunma şansı da olmadı. Evrim kuramı Türkiye’deki bilimsel dergilerde gerçek bir bilimsel tartışmanın konusu da olmadı. En azından bugün hâlâ bu coğrafyada en çok konuşulan iki dil, Kürtçe ve Türkçe, evrim kuramını hakkıyla açıklayacak ya da ona bilimsel katkıda bulunacak araçlardan, en temel kavramlardan yoksunken bu kuramın bu halklarca kabul edilmesini nasıl bekleyebiliriz? Evrim düşüncesinin bu topraklarda bilimsel bir tarihi yoktur. Beyhude çürütme-savunma tartışmaları ise kısır bir döngüde asrı aşkın süredir bir yere varmaksızın sürmekte.

Toplumun büyük bölümünün evrim düşüncesine yabancı ya da karşı olduğu bir kültürel ortamda yaratılışçı biyoloji profesörlerinin çıkması, hatta bunların evrimci biyoloji profesörlerinden daha fazla olması şaşırtıcı değil. Bu konuda kafası karışık ya da susmanın akademik kariyeri açısından daha faydalı olduğuna kanaat getiren çoğunluğun düşüncelerini ise bilemiyoruz.

Defaatle atıfta bulunduğum, biyoloji bölüm başkanlarıyla yaptığım görüşmelerin amacı Türkiye’deki Biyoloji bölümlerinin bu yüzünü ortaya koymaktı: Türkiye’deki biyoloji bölümleri evrimci olduğundan daha fazla yaratılışçıdır ama evrim hakkındaki düşüncesi ne olursa olsun susmayı tercih edenler çoğunluktadır. Bu suskunluk ve Türkiye biyolojisinin yaratılışçı yüzünü görmeme eğilimini, evrim kuramının toplumsal algıdaki olumsuz yerinin temel sebebi olarak görüyordum. Ne var ki bu görüşmeleri yaptıkça sorunun o kadar da basit olmadığını kavramaya başladım. Bu çalışmada ulaştığım sonucu burada bir kez daha tekrarlayayım:

Ancak genel manzarayı iyi bir şekilde tasvir etmek için yanıtlara yansımayan iki önemli noktanın daha üzerinde durmamız gerekiyor.

Bunlardan ilki, soruları yanıtlayan ya da yanıtlamayan öğretim üyelerinin büyük çoğunluğunun “Darwin ve evrim kuramı” sözcüklerini duyar duymaz içine girdikleri ruh durumu. Aldığım yanıtlardan pek azı beni şaşırtsa da, bu genel ruh durumunu hissetmekten rahatsızlık duyduğumu belirtmeliyim. Bu çalışma sırasında bana çok şey öğreten bu kaygılı sesleri, uzun duraklamaları, “Nereden çıktı şimdi bu?” ve “Neden ben?” diyen, zaman zaman öfkeli tavırları anlatabilmem ne kadar mümkün bilmiyorum.

Pek çok öğretim üyesi evrim kuramını “hassas”, “nazik” ya da “telefonda konuşulmayacak” bir konu olarak tanımlarken, kuramın derslerde ya da kamuya açık ortamlarda sağlıklı bir şekilde tartışılmasını nasıl bekleriz? Türkiye’de evrim karşıtlığı sorununa bir çözüm bulmak istiyorsak bu gerilimi düşürmenin yollarını aramamızın zorunlu olduğunu düşünüyorum”.[ilgili bölüm]

Marmara’da yapılacağı açıklanan sempozyuma ve onu engellemeye yönelik çabalara yaklaşımım, üç yıl önce ulaştığım bu sonuca dayanmaktadır. En iyi üniversitelerimizde bile biyoloji öğrencileri mezun olurken yaratılışçı kalabiliyorlar. Elbette bu sırf bir eğitim meselesi değildir ama kendi öğrencilerine bile evrimi anlatamayan biyoloji bölümlerinin genel manzaraya etki etmesi nasıl beklenir?

Bunun yanı sıra bugün yaratılışçı sempozyum yapmasına karşı çıkılan aynı proflar yıllardır biyoloji bölümlerinde kendi anladıkları şekilde biyoloji ve evrim anlattılar. Tez jürilerine girip, doktora yönettiler. Bugüne kadar evrimci meslektaşlarıyla karşılıklı olarak birbirlerinin kuyruğuna basmadan bir arada yaşamayı da başardılar. Şimdi sanki bu insanlar uzaydan geliyormuş gibi davranmanızı nasıl açıklayacaksınız? Evet, yaratılışçı bir etkinliği adını koyarak ya da bize duyurarak ilk kez yapıyor olabilirler ama bu neyi değiştirir ki? Bir sempozyumla evrimin üniversiteden kovulacağını ve yaratılışın meşruiyet kazanacağını düşünenlere, uyanıp gözlerini açmalarını öneriyorum: Sizin mahalle ya da Richard Dawkins Forumları Türkiye değil. MEB’in biyoloji kitaplarında yaratılışın evrimin alternatifi olarak okutulduğu bir ülkede yaratılış daha ne kadar meşruiyet kazanabilir? Lütfen, asıl siz kendinizi kandırmayın. Bu ülkede hoşunuza gitse de gitmese de, aydınlık yuvası üniversite rüyalarınızı kâbusa çevirse de yaratılış meşrudur. Yaratılışçı biyoloji profları Türkiye akademisinin ve Türkiye biyolojisinin bir parçası olduklarından da her türlü akademik etkinliği gerçekleştirmek en doğal haklarıdır.

Burada illa sorgulanması gereken bir şey varsa şudur: Evrim kuramının geliştirilmesinden 150, modern sentezin tamamlanmasından 90 sene sonra bu ülkede evrim kuramına böylesi bir bakış biyoloji camiası içinde hâlâ nasıl bu kadar yaygın olabilir? Sorunun cevabının üniversitelerimizde yapılan, öğretilen bilimin kalitesiyle yakından ilgili olduğunu düşünüyorum.

Biri isyan ederek soruyor: “yaratılışçı” ve “profesör” kelimesi nasıl yan yana gelir? Profesör akademik bir ünvandır, ülkemizde bu ünvanı YÖK verir, maaşlarını da çoğunlukla TC devleti öder. Profesör, bilim insanı demek değildir. Türkçe’de “bilim insanı” sözcüğünün sahip olduğu, imza metnini hazırlayan arkadaşların da paylaştığını düşündüğüm aşırı yüceltici anlamı da hesaba katarsak bu isyan anlaşılabilir ama hak verilemez. Bilimi saldırganca ve bağnazca savunma iddiasındaki bu akademik kişilerden, yaptıkları işin mahiyeti hakkında daha ayakları yere basan, idealist olmayan bir bakış açısı talep etmek hakkımızdır. Her imza toplamaya kalktığında şevkle imzacıların ünvanlarını proftan araşgöre, büyükten küçüğe sıralayanlar bu ünvanların meşruiyetini sorgulama hakkını kaybetmiştir.

İfade özgürlüğü konusuna gelecek olursak; bizi haddini aşan bir özgürlükçülükle suçlayanlar üniversitelerde yalnız ve yalnız bilimsel etkinliklerin yapılabileceği iddiasına dayanıyorlar. Kadın öğrenciler üniversiteye türbanla giremesin diye imza toplayan bir zihniyetle özgürlüğün ne olduğunu tartışacak değilim. Aslına bakarsanız “yaratılışçılar üniversiteye girmesin”, “türbanlılar üniversiteye girmesin” siyasetinin bir varyantından başka bir şey değildir. Sonucunun da farklı olacağını sanmıyorum: yenilgi.

Bu pozitivist bile diyemeyeceğimiz kaba bilimci, üniversitede yalnız bilim olsun anlayışıyla üniversitede sosyal ve beşeri bilimlerin de felsefenin de yapılmaması gerekir. Peki ya sanat ve spor etkinlikleri, bilim yuvasında futbol oynayan öğrenciler var, onlar ne olacak? Ama işin asıl vurucu noktası, “üniversitelerde bilim dışı etkinlik olmaz” diyen arkadaşların aynı zamanda üniversitelerde siyaset yapma iddiasında olmalarıdır. Üniversitede sadece bilim yapılır zihniyeti, YÖK zihniyetidir. Siyasi faaliyetlerinden dolayı her gün üniversite öğrencilerinin tutuklandığı bir ülkede, üniversitede sadece bilim yapılır demek gerçekten çok zekice, bravo! Belli ki YÖK’ten ünvanlar dışında başka şeyler de ödünç alınmış.

Bazıları da yaratılışçıların özgürlüklerine helal gelmediğini göstermek için “her yerde yaratılışçı etkinlik yapıyorlar zaten ama üniversitede yapamazlar” diyor. Neden?

Sahi zaten her yerde, televizyonlarda bizzat evrimci ve yaratılışçı biyolog akademisyenlerce tartışılan bir konunun üniversitede tartışılmasındaki mahsur nedir? Her yerde tartışılacak ama üniversitede olmaz. Neden?

Yaratılış bilimsel değil öyle mi? Yaratılışçıların hâkim olduğu güzide bir üniversitemizde evrim kuramıyla ilgili bir etkinlik yapmak isteyecek olanların karşılaşacağı ilk ve muhtemelen yeterli engel de bu olacaktır: Darwinizm çoktan çürütülmüş, bilimsel olmayan bir düşüncedir. Daha ortada kalan üniversitelerimizdeki karşı çıkış ise: “Dur şimdi başımızı belaya sokma” olacaktır. Bir tartışmada otoriteye başvurma çoğu zaman faydasız bir yoldur, özellikle iki taraf da aynı otoriteye (bilime) başvuruyorsa…

Sorulması gereken soru, Türkiye akademisinin bu ilk yaratılış sempozyumunun engellenmesinin ÜKD ve arkadaşlarına böbürlenme imkanı sağlamasınının dışında kime ne yararı olacağı, toplumun evrim algısı üzerinde ne gibi bir etkisi olacağıdır. En önemli yararı elbette yaratılışçı proflara olacaktır. Yaratılış sempozyumu düzenleme fikrini ortaya atmak ve bunu duyurmak bile kendileri için büyük bir kazanımdır. Bunun bir takım evrimciler ve akademisyenlerce engellenmesiyse “yaratılışın Darwinci bir komplonun kurbanı olduğu” iddialarını güçlendirecektir. Topluma dönüp “bakın bize bir sempozyum bile yaptırmadılar” diyebileceklerdir. Peki bu sempozyumun engellenmesi bunun bir başka üniversitede yapılmasını engelleyebilecek mi? Aslına bakarsanız bir süreliğine engelleyebilir; evrimci, yaratılışçı ya da hiçbirşeyci akademisyenlerimiz çoğunlukla düşüncelerinin arkasında durmaktansa bir kovuğa saklanmayı tercih etme eğilimindedirler. Ancak üç ya da beş sene sonra, iklim biraz daha müsait hale geldiğinde bu sefer başarılı olacaklarından şüphem yok.

Önümüzdeki günlerde ifade özgürlüğüne en çok kendilerini hâlâ Kemalist YÖK’ün kanatları altında sananların ihtiyacı olacak. O yüzden üniversitede neyin konuşulup neyin konuşulmayacağını belirleme sevdanızdan vazgeçin, zira buna karar verecek bir konuma ve güce sahip değilsiniz. Henüz en azından pazarlık yapabilecek durumdayken üniversitelerin ifade özgürlüğünün mutlak biçimde garanti altına alındığı yerler haline gelmesi için gücünüzü harcayın. Öyle bir caka satıyor, demokrasinin fazlası zarar diyorlar ki gören de 10 senedir iktidardalar sanacak.

Bilim her şeyden önce bir tartışmadır, bugün bilim diye bildiğimiz pek çok şey geçmişte bilimin dışındaydı. Ve sandığınız gibi nesnel deney ve gözlemlerle bilim statüsü kazanmadılar, bu çok daha karmaşık bir süreçtir. Bir konunun bilim dışı olduğu gerekçesiyle tartışılmasının engellenmesi bilime vurulacak en büyük darbedir. Türkiye akademilerinin bilimden yoksunluğunun da en büyük nedenlerinden biri budur. Tartışma olmadan bilim olmaz, aslına bakarsanız her hangi bir entelektüel faaliyet de olmaz. Evrimi bilimsel argümanlara dayanarak anlatamayan birinin bilimin otoritesine güvenmesiyle, tanrılara güvenmesi arasında bir fark yoktur. Çoğu evrimcinin saldırganlığı da ne yazık ki bu samimi ama temelsiz inançtan kaynaklanır.

Daha önce de söylediğim gibi, yaratılışçıların sempozyumunu engelleyecek müdahalelerden kaçınılmalı, aksine bu tür toplantılar kolaylaştırılmalıdır. Sempozyum elbette eleştirilmeli, protesto etmek isteyen de edebilmeli… Ancak bir işe yaraması isteniyorsa eleştirilerin seviyesinin şu imza metninden bir hayli yüksek olması gerekiyor. Yaratılışçıların engellediği ya da engellemeye çalıştığı benim bilgim dahilinde bir evrim toplantısı olmadı bugüne kadar, aynı olgunluğu evrimcilerin de göstermesi gerekir.Şimdiye kadar geçen sürede bu sınavdan başarısız olunduysa da zararın neresinden dönülse kârdır. Ayrıca bu sempozyumun engellenmemesi gerektiğini düşünen evrimciler, bilimciler de var, herkes ÜKD’nin peşine takılıp gidiyor değil. Bu arkadaşların da seslerini daha fazla yükseltmesi gerekiyor kanımca. Fen bilimciler ne yazık ki hala o aydınlık, nesnel bilim masalından uyanabilmiş değilken sanırım burada görev biraz daha sosyal bilimcilerin üzerine düşmekte.

Şu güzel bahar ve yaz aylarında bununla uğraşmak istemesem de bu yaratılış toplantısının iptal edilmesi ya da bir şekilde engellenmesi durumunda bizzat, ben, kendim, şahsen bir tane düzenlemek üzere harekete geçmeye karar verdim. Türkiye’nin ilk Yaratılış Kongresi’ni düzenlemekten mutluluk duyacağımdan şüpheniz olmasın.

——

Geciken yazıya not ve güncellemeler

1. Hem Mahinur Akkaya hem de Ferhat Kaya ve belki başkaları da yaratılışçı sempozyumun duyurusunda geçen ifadelere dikkat çekiyorlar. Örneğin ilanın başlığı olan “BİLİM, TÜRLER ARASI EVRİMİ NEDEN KABUL ETMİYOR?” ifadesinin bir evrimci tarafından kabul edilmesi mümkün değil. Ancak olayda zaten bu değil mi? Bu insanlara yaratılışçı dememizin nedeni, bu tartışmaları yapmamızın nedeni zaten bu değil mi? Yaratılışçıyı yaratılışçı olmakla suçlayamayız her halde ya da tartışmanın karşı tarafının argümanını nasıl geliştireceğine, neyi söyleyip neyi söyleyemeyeceğine biz karar veremeyiz. Diğer türlü zaten bu bir sorun olmaktan çıkardı. Yaratılışçı metne dair eleştirilerine katılmasam da, Ferhat’ın izlediği yol tam olması gerekendir, karşı tarafı en sert şekilde eleştirir ancak onun kendini ifade etme hakkını da teslim edersiniz.

Ferhat’ın Bilim ve Gelecek‘in bu ayki sayısından yayınlanan yazısından ilgili bölüm şöyle:

“George Gaylord Simpson 1964 yılında yazdığı “Biology and Man (Biyoloji ve İnsanoğlu)” adlı eserinin “The Biological Nature of Man (İnsanoğlunun Biyolojik Doğası)” bölümüne Darwin’in 1871 yılı “The Descent of Man (İnsanın Türeyişi)” adlı kitabından bir alıntı ile başlar; “Çok sık ve emin bir biçimde insanoğlunun kökeninin asla bilinemeyeceği iddia edildi; ancak cahillik, bilgili olmaktan daha çok kendinden eminliğe yol açar.” Ne yazık ki ülkemiz başta olmak üzere dünyanın diğer birçok ülkesinde “kendinden çok emin” politikacı, din adamı, sözde akademisyenler ve kimi yazarlar 21. yüzyılda biyolojik evrimsel değişimin olmadığını -19. yüzyıl ortalarındaki bilgi seviyesi ve anlayışı ile- kanıtlama çabasındalar. İnsanın kökenini sadece Yaratılış mitosuna atfederek, bilimin yöntemleri ile bilinemez olduğunu iddia ediyorlar. Hatta bu insanlar bir bilim merkezi olan Marmara Üniversitesi’nde “Bilim, Türler Arası Evrimi Neden Kabul Etmiyor?” temalı bir sempozyum düzenleyebilecek kadar kendilerinden eminler. Elbette kendilerinden bu kadar emin olan insanların da sempozyum düzenleme ve konuşma hakları demokratik olarak olmalı, zira ülkemizin içinde bulunduğu ileri demokraside bilim ölçütünün ve kalitesinin gerçek bilgi seviyesi olmadığı gün gibi ortada. Ayrıca sempozyum duyurusunda Yaratılış mitosunu “bilim, özgürlük, eşitlik, diyalektik, dogma ve ideoloji” kavramları kullanılarak “mağdur” retoriği ile haklı çıkarmaya çalışmalarının ucuz ve post-modern bir takiyeden başka bir şey olmadığı da gözden kaçmıyor. Bilim ve efsane arasındaki yegâne farkın “kanıt” olduğunu unutmadan dini hassasiyetleri ile hareket eden bu insanların en kısa zamanda kendilerinden bu kadar “emin” olmaktan “şüphe” etmeye başlamalarını umut ederek konuyu fazlaca dağıtmadan başlamak istiyorum. 

Ferhat’ın eleştirisinde katılmadığım noktaysa yaratılışçıların önerdikleri yöntemi takiyye olarak tanımlaması. Olabilir, takiyye yapıyor olabilirler ancak esas olan, bu yöntemi bir kez kabul etmiş olmalarıdır. Ve tarif ettikleri süreç bana son derece bilimsel görünüyor, tartışma da zaten böyle olmaz mı? Herkes kendi argümanlarıyla gelir, ancak tartışma yönteminde ortaklaşılır. Sonrası tartışmayı yapanların yeterliliğine kalmıştır.

PS2: Bu yazıyı yazmam her zaman olduğu gibi uzun bir sürece yayıldı. Bu sırada olan gelişmelere  (ODTÜ ÖED’in açıklaması gibi) değinmedim.

PS3: Aslıhan Tolun’dan MÜ Rektörlüğünün yaratılışçı etkinliğin arkasından durduğunu öğrendik; güzel. Marmara’da bundan sonra yapılması gereken hemen üniversitenin biyoloji bölümü ve öğrencilerinin de katkılarıyla afilli bir evrim etkinliğine girişmek olmalı, görelim bakalım evrim etkinliklerine karşı da aynı demokratik tavrı gösteriyorlar mı? Bu konuda elimden gelen desteği vermeye hazırım, tüm evrimciler de enerjilerini buna kanalize etse güzel olur, yaratılış etkinliğini durdurmaya çabalamak yerine, tabii kendileri bilirler.


Reklamlar