Category Archives: Internetler

Japonlar ve Balıkları

Son günlerde Japonya’ya ve kültürüne karşı duyduğum çocukluktan kalma hayranlığın yeni bir canlanış yaşadığını hissediyorum, nedense… Sanırım herşey Tokyo Kulesi’nden çekilmiş şu akıl almaz 360°’lik panoramik fotoğrafla başladı. Bir akşam boyunca kendimi Tokyo’nun en ince ayrıntılarını incelemeye adadım. Kuytuda bir ağacın altını didikleyen güvercin, bir binanın çatısını kaplamış otlak, üzerinde durdukları binayı yukarıdan başlayarak yıkan dozerler gibi keşfettiğim ilginç ayrıntıları sizlerle paylaşayım. İsterseniz sızıp kaldığı banktan aşağı düşmüş sarhoşu ya da Brezilya ağdacısını kendi kendinize bulmayı deneyebilirsiniz. Ama eğer bir kedi ya da köpek bulmayı başarırsanız mutlaka bana haber verin, ben bir tane bile bulamadım. Japonlar! Ne yaptınız hayvanlara itiraf edin!

Yine geçtiğimiz birkaç gün içinde internetlerde Filipinler denizinde olmasına rağmen Tokyo’ya bağlı minik volkanik bir ada olan Aogashima’nın fotoğraflarına denk geldim. İnanılmaz değil mi? Buna benzer bir başka ada da İzlanda taraflarında vardı. Adalar zaten genel olarak güzel netekim. Yarımadalar utansın. Geçen akşam olimpiyat olaylarına Tokyo’nun da karıştığını, karışmakla kalmayıp kazandığını(!) öğrendim. Bu vesileyle İstanbul’a geçmiş olsun dileklerimizi iletip, belânın küçüğünden kurtuldunuz, büyüğünden de tez zamanda hep birlikte kurtuluruz inş. dinimiz amin, diyelim.

Olimpiyat olayları sonrası twitterlarda bir japon balığı muhabbeti baş gösterince, adında Japon geçen bir merakım daha su yüzüne çıkıverdi: Yani Japon balıkları. Sazangillerden olan Japon balıkları (Carassius auratus auratus) Doğu Asya kökenli olsa da niyeyse Prusya sazanı olarak isimlendirilmesi uygun görülmüş Carassius gibelio’un evcilleştirilmesiyle aramıza katılmış. Bu evcilleştirme işi milattan sonra üç yüz-beş yüzlerde Çin’de gerçekleşmiş. Japon balıklarının Japonya’ya ulaşması teee 1600’lerin başını bulmuş. Yani Japon balıkları bin sene kadar Çin balığıymışlar. Bugün hala 300’den fazla varyetesinin önemli bir kısmının kaynağı Çin’miş, bazı önemli varyetelerse Japonya kökenli. Kaynağı Çin olsa da“bu” balıklar yine de Japon kültürünün önemli bir parçası. Hep öyle denir ama gerçekten ne kadar önemli bir parçası bilemeyeceğim doğrusu. Balıklar Japonya’ya ulaştıktan kısa bir zaman sonra buradaki Portekizli denizciler tarafından Avrupa’ya götürülmüş. Sizlere bu bilgileri aktardığım Wikipedia’da bizim memlekete ne zaman hangi yolarla geldiğine dair bir bilgi yok, doğal olarak. Ancak Wiktionary’de görebildiğim kadarıyla hemen her dilde balığa “altınbalık” ya da “kırmızı balık” denmesine rağmen Türkçe’de kendisine Japon balığı deniyor. Çinliler balığa “altınsazan” diyorlarmış, Japoncası da aynı anlama gelen “hibuna”, ancak “hibuna” sadece “common goldfish”e verilen isim, diğer varyetelerin kendi isimleri var. Yapay seçilim deyip geçmeyin, şu zavallı hayvacağızları soktukları eçiş-büçüş biçimleri görünce evrime olan imanınız tazelenecek.

Japon balıklarının soyağacı

Japon balıklarının soyağacı

Tüm japon balıklarını kapsayacak “kingyo” diye okunan bir kelime buldum, sanırım o da “altınbalık” demek. Portekizliler “doirada” diyorlarmışdourado”nun feminen bir çeşidi, El Dorado’nun doradosu işte… İspanyollar, Fransızlar ve İtalyanlar sırasıyla “pez rojo, poisson rouge ve pesce rosso” diyorlar, hepsi de “kırmızı balık” demek. İspanyolca’da altın balık, altın sazan gibi versiyonlar da mevcut. Peki allaşkınıza biz niye “japon” balığı diyoruz gerçekten, bir fikri, bilgisi olan?..

Demekin_goldfish_plate (1)

Aslında sadece şu en yukarıda görmüş olduğunuz ilüstirasyonu koyup altına bir “caption” yazacak idim geldiğimiz noktaya bakın! İşte bu yüzden iki senede bir post ancak yapabiliyorum. En yukarıda ve en aşağıda görmüş olduğunuz çizimler 1858 yılında Japonya’da yazılmış “Goldfish and their culture in Japan” adlı kitaptan alınmış. Ben tabii ki Wikipedia’dan aldım. Kitabın orijinalini Archive.org’tan indirebilirsiniz. Böylece bir wikilemeci bloğun daha sonuna geldik. Japon balıklarıyla ilgili sizlerin bilgi, düşünce ve anılarını da merakla bekliyorum.

Bilim Blogları Listesi

Acâib-i Âlem‘e iki yeni sayfa ekledim, biri basit bir İletişim sayfası, diğeriyse bir süredir üzerinde uğraştığım “Türkçe Bilim Blogları ve Web Sayfaları” listesi. Bu listeye Bağlantılar adlı kendi sayfasından ulaşabileceğiniz gibi bloğun hemen sağındaki sütunundan da erişebilirsiniz.

Bunun yanı sıra sağ sütundaki “Destekliyorum” başlığına da birkaç ekleme yaptım. Doğa Derneği, Matematik Köyü ve Hes’e Karşı Ses Hareketi bunları da dikkatinize sunuyorum.

Bilim ve Teknik Dergisine Serbest Erişim

Bugünkü yazımızda; vergilerimizle finanse edilen bir kamu kuruluşu olan TÜBİTAK’ın yayınladığı Bilim ve Teknik dergisinin neden hâlâ serbest erişime açık olmadığı sorusunu soracağız. Dahası Bilim ve Teknik dergisinin aslında bütünüyle internetin dışında olduğunu öğrenip şaşıracağız, garip ama gerçek.

Sahi neden her isteyen Bilim ve Teknik’in web sitesine girip kırk küsur yıllık arşivinden dilediğince faydalanamıyor? Hem de bu derginin amacı kâr etmek değil de bilimsel düşünceyi yaygınlaştırmakken. Elbette, yeni çıkan ve basılan sayıların masraflarını çıkarmaları gerekir, peki ya kırk yıllık arşivden de kâr edecek değiller ya. Zaten hem Raşit Gürdilek döneminde hem de “Darwin Sansürü”nün ardından bu arşivleri DVD’lere basıp dağıtmadılar mı? Raşit Gürdilek zamanında yapılan DVD kampanyasında dergi üç baskı yaparak 240.000 adet satmış, “Darwin Sansürü”nün ardındansa 500. sayı münasebetiyle DVD ekli sayı 100.000 adet basılmış. Bu 500. sayı ikinci baskı yaptı mı bilmiyorum. En iyi ihtimalle en azından 300.000 DVD ve sırf bu DVD yüzünden basılmış/alınmış o kadar dergi, korkunç bir kaynak israfı.

Doğrusu bu yüzer binlik DVD’li baskılar büyük bir sevinç dalgası yaratmış ve büyük bir hizmet olarak görülmüştü. Elbette hepiniz gibi ben de gittim aldım o DVD’li sayıyı, hem de bir DVD okuyucum bile yokken: Bulunsun, ne olur ne olmaz. Yıllar önce edindiğim bu DVD’yi ilk kez bu yazıyı yazmaya başladığımda inceledim. Hem de kopyasını aslı ne oldu kim bilir. Ve ara yüzü hiç mi hiç kullanıcı dostu bulmadım. En iyisi, içinden pdf dosyalarını ayırıp sabit diske atayım, en azından Google Desktop’la filan aratırız. Sormadan edemeyeceğim sizin DVD’niz nerede hatırlıyor musunuz, kaç kere kullanabildiniz? Nereye koyduğunuzu unuttuysanız ya da çizilip kullanılmaz hale geldiyse (ne olsa DVD) üzülmenize gerek yok, Rapidshare’de paylaşanları gördüm, oradan indirebilirsiniz.

TÜBİTAK, hâlâ her sene “kırk küsur + o yılın sayıları arşivi dağıtmayı düşünür mü bilemiyorum ama piyasanın doyması nedeniyle artık fazla ilgi görmeyeceğini varsayabiliriz, değil mi? Yine de bu hizmeti gerçekleştireceğiz derlerse bari en azından sadece o senenin sayılarının DVD’si verilebilir, hatta CD’ye bile sığar, biz ekleriz onları arşivimize. Gerçi CD’mi kaldı? USB bellekte verirlerse ben bile alırım ama…

Abartıyor muyum sizce? Hiç sanmıyorum. Bildiğiniz gibi Bilim ve Teknik’in online abonelik hizmeti var, yani kırk küsur yıllık tüm arşive online erişimek mümkün, tabii eğer aboneyseniz. Değilseniz DVD’den bakacaksınız artık. Peki bütün o yüz binlik baskıları ve DVD’leri satmak yerine, arşivi son yıl hariç herkesin serbest erişimine açsaydılar, daha iyi bir hizmet olmaz mıydı ve daha ucuza gelmez miydi? O yılın sayıları için de abonelik şartı getirir, dergiyi gene satardınız.

Yine de ve bir kamu kurumuna yakışmasa da hem sansasyonel hem de kâr getirici bir strateji izlemeyi tercih ederek -hem de iki kere- bu yolun izlendiğini kabul edelim. Artık bir üçüncünün-beşincinin etkisi o kadar fazla olmayacağına göre içinde bulunduğunuz yılın sayıları hariç dergi arşivini serbest erişime açmanın önünde bir engel göremiyorum, ben. Peki ya siz?

Bilim ve Teknik arşivine internet erişimi konusunda en şaşırtıcı gerçeği en sona sakladım. Hazır mısınız?

Bilim ve Teknik’in kırk yıllık arşivi googlebotlarına kapalı! Yani Google ya da bir başka arama motoruna girip, örneğin son günlerin en sansasyonel bilim kişisi “Craig Venter” hakkında bir arama yaptığınızda benim bu konuda taa 2004 yılında yazdığım yazıyı göremeyeceksiniz. Deneyin, lütfen çekinmeyin. Göremeyeceksiniz değil varlığından bile haberdar olmayacaksınız. Çünkü değil tam metin ve özet, yazının başlığını bile bulamayacaksınız. Bu durum, bütün arşivin her bir yazısı için de geçerli! Kısacası Bilim ve Teknik arşivi kuramsal olarak internette var ama pratikte,  bırakın ona ulaşmayı, varlığından haberdar olmanızın herhangi bir yolu yok!.. Arşivde arama yapmayı da mutlaka deneyin, çekinmeyin.

Bilim ve Teknik’in “serbest erişim de neymiş, parayı veren düdüğü çalar” zihniyetli, dar görüşlü, vizyonsuz, paragözlerce yönetilen bir şirketin elinde olduğunu varsayalım. Böylesi bir yönetimin, nasıl bir internet stratejisi izlemesini beklersiniz?

Zaten abonelerin internet erişimine açık olan arşivin googlebotlarca aramasına izin verilir ama serbest erişime izin verilmez, belki ilk paragraf tadımlık olarak sunulabilir. Türkçe internetin sığlığı içinde her bilimsel içerikli aramada arşivinizden sonuçlar muhtemelen ilk sayfada çıkardı, bilgiye aç okuyucular, web sitesi önünde kasap önündeki kedilere dönerlerdi, yazık. Abone sayısının ve derginin etkisinin kaça katlanabileceğini düşünebiliyor musunuz?

Neyse ki Bilim ve Teknik dar görüşlü, vizyonsuz, paragöz bir şirketin elinde değil! Kendimi bir an çok liberal, çok Özal-vari hissettim, neyse… Reklam-tanıtım amaçlı azıcık ucundan koklatma bile yok, sakladık bulamazsınız var. Bilim ve Teknik tam anlamıyla internetin dışında! Peki ama neden?

Birinci DVD vakası zamanlarında epeydir merak ettiğim bu konuyu o zamanlar derginin internet işleriyle ilgilenen arkadaşlardan birine sorma fırsatı yakaladım. Aldığım cevap şuydu: “Bilgi İşlem Dairesi bir takım güvenlik gerekçeleriyle sıcak bakmıyor/istemiyor”. Enteresan. “Peki arşiv kurumsal sunucuların dışında ve güvenlik riski olmayacak başka bir sunucuya taşınsa?” diye sordum safça. O da olmazmış, niye bilmiyorum. Bundan benim çıkardığım sonuç şuydu: Bilgi fakiri ve sığ Türkçe internet için harika bir kaynak, tümüyle bürokratik nedenlerle, Toplum ve Bilim Dairesinin bile değil, tamamen ilgisiz “Sunucular Daire Başkanlığı”nın taş koyması nedeniyle erişimimize kapalı. Evet artık bu noktadan sonra tüm geçen yıllar boyunca arama sonuçlarınızda çıkmayan Bilim ve Teknik yazıları için yas tutabilirsiniz. Hani şu en başta hep Harun Yahya’nın çıktığı sonuçları diyorum.

Şimdi size bir soru: Aramalarda Bilim ve Teknik’ten sonuç çıkmamasının eksikliğini hiç hissetmediniz değil mi? Bir gariplik var burada demediniz hiç, neden? Birinci yanıt, Galaktik Cumhuriyet’in kibirli kütüphanecisinin yanıtına oldukça yakın: “Google arama sonuçlarında olmayan şey zaten yoktur!” Google’ın önümüze getirdiği arama sonuçlarını fazlaca sorgulamaz, elimizdekiyle yetinmeyi biliriz.

İkinciyse ki bunu daha önce de söylemiş olmalıyım;. Bilim ve Teknik’in kültürel yaşantımıza bir etkisi yoktur. Dergide çıkan bir yazı gündemimize nadiren girer, bu yüzden de eksikliğini hissetmeyiz. Bir kenara attıktan sonra bir daha hatırlamayacağımız DVD’ler dağıtmadığı ya da sansürlenmediği sürece aklımıza bile gelmez.

Bilim ve Teknik bir an önce sansasyonel haberlerin nesnesi değil adına yakışır yazılarıyla hatırlanmak isteyen bir dergi olmalıdır. Ülkemizde toplumla bilim arasında köprü kurabilecek, bilimsel tartışma gündemini belirleyebilecek bir derginin, TÜBİTAK yönetimi tarafından bir yük, bir baş ağrısı kaynağı olarak görülmesi ne acı…

TÜBİTAK’tan Bilim ve Teknik arşivini önce arama motorlarına sonra da Türkçe interneti zenginleştirmek üzere serbest erişime açmasını istesek, hatta kibarca rica edip lütfen desek bizi ciddiye alır mı? Ne dersiniz?

Dipnot: Bir kısmınız “serbest erişim” yerine “açık erişim” demeyi tercih edebilir, o da olur.

Bu muza erişim engellenmiştir.

Sansüre Sansür”cüler yeni eylemleriyle karşınızda: “Yay! Hareketi”.

Kendiliğinden başlayan ve yüzlerce  bloğun (441 adet) kendine erişimi engellemesiyle sonuçlanan ilk eylem dünyaya sesini duyurmayı başarmıştı. Hemen onun ardından gelen “Poster Hareketi”ninse aynı başarıyı yakaladığını söylenemez. Sansüre karşı oldukça yaratıcı posterlerin bulunduğu bu ‘şimdilik online’ sergiyi görmediyseniz, mutlaka bir göz atın.

sinex

Diğer posterleri görmek için resme tıklayınız

Sansüre sansür’ün yeni eylemi “Yay! Hareketi”nin hedefiyse yayılmak.

Bugün internetine sansür, yarın hayatına sansür. Sessiz kalma.” temalı altı video ve Telekom’un artık ikonlaşmış sansür sayfasından türetilmiş “Bu nokta noktaya erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir” afiş ve etiketleri tarafımızdan (hepimiz tarafından) yayılmak için bekliyor.

Sansüre sansürün videoları bize pisuara, salama-sucuğa, muza, park yerine ve kitaplara erişimimizin engellendiği “korkunç gelecekle” yüzleşmemek için bugünden harekete geçip interneti savunmamızı salık veriyor ve soruyor: “Gelecekte hayatımızda başka neler sansürlenebilir?”

Videoları izlerken, özellikle raflara dizilmiş ama erişimi engellenmiş kitapları görünce ister istemez ne yani kitaplar sansürlenmiyor mu diye düşünmeden edemedim. Aslında videolarda kullanılan diğer nesnelere de erişimi engelli insanlar var. Evet, pisuara bile erişim bir çeşit ‘mahalle baskısı’yla engellenmeye çalışılıyor yer yer, zaman zaman…

En azından kitapların sürekli mahkemelik olduğu bir ülkede, internete sansüre dur denmezse bir gün kitapların da sansürlenebileceğini söylemek biraz garip olmuş doğrusu. Videoların bu naifliği belki amaçlıdır, kim bilir belki de ben ironiden anlamayan bir neslin üyesiyimdir. Yine de bu videoların, düşünmemi sağlayarak, internet sansürü konusunda bana farklı bir algılayış biçimi kazandırdığını da kabul etmeliyim.

Şöyle ki:

İnternet sansürü konusunda yapılan tartışma ve  çalışmalarda yaygın tutum şu şekilde: “Bir video için koca youtüp kapatılır mı?  Eğitelim hakimleri, yoksa yargıç mıydı, servis sağlayıcıyı değil “sorunlu olanı” engellesinler hem bizi de dünyaya rezil etmesinler.” Nedir peki sorunlu olan, suç mu engelleniyor yoksa bu bir sansür mü? Türklüğe, Atatürk’e ‘hakaret’ bir suçsa eğer, roman yazmak halkı kin ve düşmanlığa tahrik edebiliyorsa, hatta ‘halkı’mız gerçekten de tahrik olup sizi yakmaya, kurşunlamaya kalkabiliyorsa ‘suçu engelle, youtüpüme dokunma!’dan çıkarak alabileceğimiz yol oldukça sınırlıdır. O zaman “hâkimleri eğitelim bütün kitabı yasaklamasınlar, yayınevini, çevirmeni mahkum etmesinler, ‘sakıncalı’ cümlelerin geçtiği sayfaları kitaptan çıkarsınlar” da bir öneri olarak sunulabilir.

İnternet, yargı için ejderhaların kol gezdiği, anarşinin hakim olduğu bir yer değil artık. Tüm web sitelerinden her güncellendiğinde iki nüsha çıktı istenmiyor. Belki de ‘bir bilenin’ adresini yazıp ‘enter’a bastığı ekranda görünen hakkında ‘tizzz engelleyin erişimi!’ kararları kolaylıkla verilebiliyor. Tabii, devir sürat devri. Zamanla yöntemler incelecek halkın tepkisini çekmeden internete sansür uygulamanın yolları da öğrenilecektir: Youtüpü kapatmadan ‘suç unsuru’ taşıyan videoların engellenmesi gibi. Aslına bakarsanız bununla yaşamaya alışmaya da başlamıyoruz değil, belki o kadar incelmeye gerek bile kalmayabilir.

Sanal alemde de olsa ifade özgürlüğünün tadına bakmış olan internet neslinin Türkiye Devleti’yle imtihanıdır bu. Kitaplar, basın, medya zaten sansürlü, bilemedin oto-sansürlü, internette anonim isimlerle çoşkuyla söylediğimiz fikirlerimizi, halka açık bir mekanda söylemek aklımızın ucundan bile geçmiyor. Ve şimdi devlet bu son özgür topraklarda da tam hakimiyet kurmaya çalışıyor.

Internet de giderse ifade özgürlüğü açısından kaybedecek başka hiçbir şeyimiz kalmayacak. İfade ve basın özgürlüğünün olmadığı, sansürü kendi kendine uygulayanların ülkesinde ‘onlayn özgürlük’ hak edilmemiş bir lükstü bizim için, teknolojik gelişmenin beklenmedik bir hediyesi. Bizim sorunumuz ifade özgürlüğünün bulunduğu bir ülkede bunu interneti de kapsayacak şekilde genişletmek için mücadele etmekten farklı.  Biz internetten başka bir yerde ifade özgürlüğünün bulunmadığı bir ülkede,  sanal bir özgürlüğü korumaya çalışıyoruz. Bu geçici baharın, cicim aylarının sonu görünmeye başladı. Sanal olanı gerçek hayata geçirmenin yollarını bulamazsak gerçekliğe boyun eğmek kaçınılmaz olacak.

Bu noktada sansüre sansürcülerin “Yay! Hareketi”nin ikinci unsurunu, yani yayılacak afiş ve etiketleri, videolardan çok daha fazla önemsiyorum.

muz

Viral bir hareket olarak nereye gideceği, nasıl olacağı şimdiden bilinemezse de bunu en azından bilgisayar başından kalkıp gerçek dünyada eyleme çabasının ilk denemeleri, bir ısınma çalışması olarak görebiliriz.

Bu kablolara da...

"Yay! Hareketi"nin diğer denemelerini görmek içi tıklayınız.

Eğer bir yerde kitapları yakıyorlarsa, orada eninde sonunda insanları da yakacaklardır.” Heinrich Heine

Sansür, bir toplumun kendine olan güvensizliğini yansıtır ve otoriter rejimlerin belirgin bir özelliğidir.” Potter Stewart

Sansüre sansürün yeni bildirisinin sonunda yer alan bu  iki veciz söz bana bir başka vecizeyi hatırlattı. Bir bilgisayar oyunundan:

Orijinali:

Beware of he who would deny you access to information, for in his heart he dreams himself your master.

Commissioner Pravin Lal

Benim çevirim:

Sakının, bilgiye erişiminizi engelleyenden, onun gönlünden geçen size hükmetmektir.