Category Archives: Akademi

Türkiye’nin İlk Yaratılış Kongresine Doğru

Marmara Üniversite’sinde düzenleneceği duyurulan “Yaratılış Sempozyumu”nun iptal edilmesi için Üniversite Konseyleri Derneği (ÜKD) ve arkadaşlarınca bir imza kampanyası başlatıldı. Sempozyumun gerçekleşmesini engellemeye çalışmak tam da benim kaçınılması gerektiğini düşündüğüm eylem tarzıydı. Dahası, ilk uyarıma ve bana yakın konumdaki arkadaşlara (misal) “saf”, “korkak”, “pek demokrat!”, “naif”, “postmodern” gibi tanımlamalar içeren “eleştiri”ler geldi. Yaratılışçılar için kendilerinden talep ettiğimiz anlayışı bu arkadaşlara da göstermemiz ve derdimizi nazikçe anlatmaya çalışmamız en makul yol olacak sanırım.

Anlaşılıyor ki akademinin ve bilimin aslında ne olduğundan, toplum, kültür ve siyasetle ilişkisine kadar uzanan çok yönlü, hayli karmaşık ve daha epey sürecek bir tartışmanın yapılması gerekiyor. Ancak “Yaratılış Sempozyumu”nun önceden duyurulan tarihinin gittikçe yaklaşmasının da zorlamasıyla ilk olarak nesnellik ve bilimsellik sevdalılarına olguların ve gerçekliğin benim tarafımdan nasıl göründüğünü açıklamak istiyorum. En azından çoktandır gerekli olduğunu düşündüğüm ve erteleyip durduğum bu tartışmayı tetikledikleri için yaratılışçı arkadaşlara da yeri gelmişken teşekkür edeyim: Teşekkürler, yaratılışçı arkadaşlar.

İmza metninin sorunları

İmza metninin, bundan önceki benzer metinlerde de gördüğümüz iki temel sorunu var. Birincisi zaten çokça eleştirilmiş ÜKD ve arkadaşlarının siyasetinde cisimleşen yer yer Kemalizm barındıran bir elitizm. Bu tavır yeterince eleştirildiği için bir kez daha değinmeye gerek görmüyorum. İkincisiyse bilimin idealizasyonu ve onun üzerinden yüceltilen üniversite. Bu anlayışın yarattığı körlüğün, böylesi bir imza metninin vücuda gelip yaygınlaşabilmesinin temel nedeni olduğunu düşünüyorum.

Nesnel, olgulara dayanan gerçeğin temsilcisi olarak idealize edilmiş bilim ve görevi bu “ideal bilim”i topluma yaymak olan göklerdeki fildişi kule, bilimin yuvası bir üniversite… Bilimi ve üniversiteyi, zamandan ve mekandan, yani tarihselliğinden koparmış, iç çelişkilerini görmezden gelen, toplumsal güç ilişkilerinden bağımsız sayan bu idealist çerçeve şüphesiz egemenin işine gelen, burjuva ideolojisine teslim olmuş bir bakıştır. Böyle bakınca üniversiteyi orada olmayı hak eden pırıltılı bilim insanları ve her nasılsa oraya gelmeyi başarmış sönük, aslında memur olması gerekenlerden ibaret sanmak, “yaratılışçı prof” tamlamasından dehşete kapılmak çok doğaldır.

Bilimi ve evrimi savunuyor olmayı her koşulda olumlamalı mıyız?

Tüm diğer insani, kültürel etkinlikler gibi bilim de sınıfsal, toplumsal, kültürel çelişkilerden ve tarihten bağımsız değildir. Bunlar arasındaki çelişki ve çatışmalardan etkilenmeyen evrensel bir bilimden de bahsedemeyiz. Bilimin ve bilim yapan insanların tümü bu sayılan güç ve süreçlerin etkisi altındadır. Bilime böylesi bir bakış, insanları ve kurumları sırf bir şekilde bilimi savundukları için olumlamızın önüne geçer. Savunulan bilimin kimin çıkarlarına, neye hizmet ettiği sorgulanabilir olur.

Türkiye’de evrim savunuculuğuyla birlikte burjuva ideologu Richard Dawkins’in bencil genli, biyolojik indirgemeci, belirlenimci, uyarlanmacı evrim kuramı son derece yaygınlaştı ve kabul görür hale geldi. Dawkins, “bilimin sesi”, onun burjuva çıkarlarına uygun hale getirdiği evrimciliği de bilimsel, nesnel, hakiki, tek “evrim kuramı” olarak algılanır oldu. İçinde yaşadığımız sistemi doğallaştırıp, ezilen-sömürülen kitleleri güçsüzleştiren bu ideoloji bilim savunucuları tarafından evrimi savunma adına yaygınlaştırılmaya devam ediyor.

Bilimsel süreçten ve evrim kuramından habersiz bilim militanlığına güzel bir örnek. En azından “inanmak zorunlu değil” diyor.

Akademi ve bilim epey bir zamandır, küresel kapitalizmin yozlaşma ve yolsuzluk batağında debeleniyor. Biyolojiyse endüstriyel bilimin ana motorlarından biri haline geldi. Evrim kuramıysa gittikçe Dawkinsçileşir iken akademi ve bilimin ateşli bir şekilde savunulması değil, tam tersine eleştirilmesi gerekiyor. İşte nesnel bilimci, evrim savunucularının görmediği manzara budur. Kendileri şevkle yaratılışçı safsataları çürütürken, bilimin içten içe çürümüşlüğünün farkına bile varmıyorlar.

Bunların konumuzla ne ilgisi var?

Kuramlar, popüler kanının aksine nesnel olguların bulunup yanyana dizilmesiyle oluşturulmaz ve kabul edilmezler. Bu bilimsel olan ve olmayan pek çok etkenin katıldığı, özellikle evrim kuramı gibi toplumu pek çok açıdan etkileyen kuramlarda tartışma, çatışma ve uzlaşmayla meydana getirilir. Türkiye akademisinin başı çeken unsurları ideolojik olarak batı akademilerine bağlı gibi görünse de bu bağ çoğu kez tarihsel değildir, biyolojide olduğu gibi.

Türkiye akademisinin biyoloji bölümleri

Olgular ve nesnellikten bahsedip de Türkiye akademisi ve biyoloji bölümleriyle ilgili gerçekleri göz ardı edebilmek hem ironiktir, hem de nesnellik söyleminin sorunlarını ortaya seren bir çelişki…

Evrim düşüncesi Türkiye’de Osmanlı’dan bu yana hep popüler bir tartışma konusu olduysa da Türkiye akademisinin bu tartışmada bir taraf, ya da imzacıların inanmak istediği gibi “aydınlatıcı” bir rolü olduğunu söyleyemeyiz. Takdir edilmesi gereken ancak akademinin sınırlarını aşmayı başaramayan, yalnız bırakılmış kişisel çabaları saymazsak, Türkiye akademisinin ve biyoloji bölümlerinin tarihinde bildiğim kadarıyla evrim düşüncesinin toplum tarafından anlaşılmasına yönelik kurumsal bir çaba olmadı. Dahası Türkiye akademisinin evrim kuramının oluşum sürecine katılma, katkıda bulunma şansı da olmadı. Evrim kuramı Türkiye’deki bilimsel dergilerde gerçek bir bilimsel tartışmanın konusu da olmadı. En azından bugün hâlâ bu coğrafyada en çok konuşulan iki dil, Kürtçe ve Türkçe, evrim kuramını hakkıyla açıklayacak ya da ona bilimsel katkıda bulunacak araçlardan, en temel kavramlardan yoksunken bu kuramın bu halklarca kabul edilmesini nasıl bekleyebiliriz? Evrim düşüncesinin bu topraklarda bilimsel bir tarihi yoktur. Beyhude çürütme-savunma tartışmaları ise kısır bir döngüde asrı aşkın süredir bir yere varmaksızın sürmekte.

Toplumun büyük bölümünün evrim düşüncesine yabancı ya da karşı olduğu bir kültürel ortamda yaratılışçı biyoloji profesörlerinin çıkması, hatta bunların evrimci biyoloji profesörlerinden daha fazla olması şaşırtıcı değil. Bu konuda kafası karışık ya da susmanın akademik kariyeri açısından daha faydalı olduğuna kanaat getiren çoğunluğun düşüncelerini ise bilemiyoruz.

Defaatle atıfta bulunduğum, biyoloji bölüm başkanlarıyla yaptığım görüşmelerin amacı Türkiye’deki Biyoloji bölümlerinin bu yüzünü ortaya koymaktı: Türkiye’deki biyoloji bölümleri evrimci olduğundan daha fazla yaratılışçıdır ama evrim hakkındaki düşüncesi ne olursa olsun susmayı tercih edenler çoğunluktadır. Bu suskunluk ve Türkiye biyolojisinin yaratılışçı yüzünü görmeme eğilimini, evrim kuramının toplumsal algıdaki olumsuz yerinin temel sebebi olarak görüyordum. Ne var ki bu görüşmeleri yaptıkça sorunun o kadar da basit olmadığını kavramaya başladım. Bu çalışmada ulaştığım sonucu burada bir kez daha tekrarlayayım:

Ancak genel manzarayı iyi bir şekilde tasvir etmek için yanıtlara yansımayan iki önemli noktanın daha üzerinde durmamız gerekiyor.

Bunlardan ilki, soruları yanıtlayan ya da yanıtlamayan öğretim üyelerinin büyük çoğunluğunun “Darwin ve evrim kuramı” sözcüklerini duyar duymaz içine girdikleri ruh durumu. Aldığım yanıtlardan pek azı beni şaşırtsa da, bu genel ruh durumunu hissetmekten rahatsızlık duyduğumu belirtmeliyim. Bu çalışma sırasında bana çok şey öğreten bu kaygılı sesleri, uzun duraklamaları, “Nereden çıktı şimdi bu?” ve “Neden ben?” diyen, zaman zaman öfkeli tavırları anlatabilmem ne kadar mümkün bilmiyorum.

Pek çok öğretim üyesi evrim kuramını “hassas”, “nazik” ya da “telefonda konuşulmayacak” bir konu olarak tanımlarken, kuramın derslerde ya da kamuya açık ortamlarda sağlıklı bir şekilde tartışılmasını nasıl bekleriz? Türkiye’de evrim karşıtlığı sorununa bir çözüm bulmak istiyorsak bu gerilimi düşürmenin yollarını aramamızın zorunlu olduğunu düşünüyorum”.[ilgili bölüm]

Marmara’da yapılacağı açıklanan sempozyuma ve onu engellemeye yönelik çabalara yaklaşımım, üç yıl önce ulaştığım bu sonuca dayanmaktadır. En iyi üniversitelerimizde bile biyoloji öğrencileri mezun olurken yaratılışçı kalabiliyorlar. Elbette bu sırf bir eğitim meselesi değildir ama kendi öğrencilerine bile evrimi anlatamayan biyoloji bölümlerinin genel manzaraya etki etmesi nasıl beklenir?

Bunun yanı sıra bugün yaratılışçı sempozyum yapmasına karşı çıkılan aynı proflar yıllardır biyoloji bölümlerinde kendi anladıkları şekilde biyoloji ve evrim anlattılar. Tez jürilerine girip, doktora yönettiler. Bugüne kadar evrimci meslektaşlarıyla karşılıklı olarak birbirlerinin kuyruğuna basmadan bir arada yaşamayı da başardılar. Şimdi sanki bu insanlar uzaydan geliyormuş gibi davranmanızı nasıl açıklayacaksınız? Evet, yaratılışçı bir etkinliği adını koyarak ya da bize duyurarak ilk kez yapıyor olabilirler ama bu neyi değiştirir ki? Bir sempozyumla evrimin üniversiteden kovulacağını ve yaratılışın meşruiyet kazanacağını düşünenlere, uyanıp gözlerini açmalarını öneriyorum: Sizin mahalle ya da Richard Dawkins Forumları Türkiye değil. MEB’in biyoloji kitaplarında yaratılışın evrimin alternatifi olarak okutulduğu bir ülkede yaratılış daha ne kadar meşruiyet kazanabilir? Lütfen, asıl siz kendinizi kandırmayın. Bu ülkede hoşunuza gitse de gitmese de, aydınlık yuvası üniversite rüyalarınızı kâbusa çevirse de yaratılış meşrudur. Yaratılışçı biyoloji profları Türkiye akademisinin ve Türkiye biyolojisinin bir parçası olduklarından da her türlü akademik etkinliği gerçekleştirmek en doğal haklarıdır.

Burada illa sorgulanması gereken bir şey varsa şudur: Evrim kuramının geliştirilmesinden 150, modern sentezin tamamlanmasından 90 sene sonra bu ülkede evrim kuramına böylesi bir bakış biyoloji camiası içinde hâlâ nasıl bu kadar yaygın olabilir? Sorunun cevabının üniversitelerimizde yapılan, öğretilen bilimin kalitesiyle yakından ilgili olduğunu düşünüyorum.

Biri isyan ederek soruyor: “yaratılışçı” ve “profesör” kelimesi nasıl yan yana gelir? Profesör akademik bir ünvandır, ülkemizde bu ünvanı YÖK verir, maaşlarını da çoğunlukla TC devleti öder. Profesör, bilim insanı demek değildir. Türkçe’de “bilim insanı” sözcüğünün sahip olduğu, imza metnini hazırlayan arkadaşların da paylaştığını düşündüğüm aşırı yüceltici anlamı da hesaba katarsak bu isyan anlaşılabilir ama hak verilemez. Bilimi saldırganca ve bağnazca savunma iddiasındaki bu akademik kişilerden, yaptıkları işin mahiyeti hakkında daha ayakları yere basan, idealist olmayan bir bakış açısı talep etmek hakkımızdır. Her imza toplamaya kalktığında şevkle imzacıların ünvanlarını proftan araşgöre, büyükten küçüğe sıralayanlar bu ünvanların meşruiyetini sorgulama hakkını kaybetmiştir.

İfade özgürlüğü konusuna gelecek olursak; bizi haddini aşan bir özgürlükçülükle suçlayanlar üniversitelerde yalnız ve yalnız bilimsel etkinliklerin yapılabileceği iddiasına dayanıyorlar. Kadın öğrenciler üniversiteye türbanla giremesin diye imza toplayan bir zihniyetle özgürlüğün ne olduğunu tartışacak değilim. Aslına bakarsanız “yaratılışçılar üniversiteye girmesin”, “türbanlılar üniversiteye girmesin” siyasetinin bir varyantından başka bir şey değildir. Sonucunun da farklı olacağını sanmıyorum: yenilgi.

Bu pozitivist bile diyemeyeceğimiz kaba bilimci, üniversitede yalnız bilim olsun anlayışıyla üniversitede sosyal ve beşeri bilimlerin de felsefenin de yapılmaması gerekir. Peki ya sanat ve spor etkinlikleri, bilim yuvasında futbol oynayan öğrenciler var, onlar ne olacak? Ama işin asıl vurucu noktası, “üniversitelerde bilim dışı etkinlik olmaz” diyen arkadaşların aynı zamanda üniversitelerde siyaset yapma iddiasında olmalarıdır. Üniversitede sadece bilim yapılır zihniyeti, YÖK zihniyetidir. Siyasi faaliyetlerinden dolayı her gün üniversite öğrencilerinin tutuklandığı bir ülkede, üniversitede sadece bilim yapılır demek gerçekten çok zekice, bravo! Belli ki YÖK’ten ünvanlar dışında başka şeyler de ödünç alınmış.

Bazıları da yaratılışçıların özgürlüklerine helal gelmediğini göstermek için “her yerde yaratılışçı etkinlik yapıyorlar zaten ama üniversitede yapamazlar” diyor. Neden?

Sahi zaten her yerde, televizyonlarda bizzat evrimci ve yaratılışçı biyolog akademisyenlerce tartışılan bir konunun üniversitede tartışılmasındaki mahsur nedir? Her yerde tartışılacak ama üniversitede olmaz. Neden?

Yaratılış bilimsel değil öyle mi? Yaratılışçıların hâkim olduğu güzide bir üniversitemizde evrim kuramıyla ilgili bir etkinlik yapmak isteyecek olanların karşılaşacağı ilk ve muhtemelen yeterli engel de bu olacaktır: Darwinizm çoktan çürütülmüş, bilimsel olmayan bir düşüncedir. Daha ortada kalan üniversitelerimizdeki karşı çıkış ise: “Dur şimdi başımızı belaya sokma” olacaktır. Bir tartışmada otoriteye başvurma çoğu zaman faydasız bir yoldur, özellikle iki taraf da aynı otoriteye (bilime) başvuruyorsa…

Sorulması gereken soru, Türkiye akademisinin bu ilk yaratılış sempozyumunun engellenmesinin ÜKD ve arkadaşlarına böbürlenme imkanı sağlamasınının dışında kime ne yararı olacağı, toplumun evrim algısı üzerinde ne gibi bir etkisi olacağıdır. En önemli yararı elbette yaratılışçı proflara olacaktır. Yaratılış sempozyumu düzenleme fikrini ortaya atmak ve bunu duyurmak bile kendileri için büyük bir kazanımdır. Bunun bir takım evrimciler ve akademisyenlerce engellenmesiyse “yaratılışın Darwinci bir komplonun kurbanı olduğu” iddialarını güçlendirecektir. Topluma dönüp “bakın bize bir sempozyum bile yaptırmadılar” diyebileceklerdir. Peki bu sempozyumun engellenmesi bunun bir başka üniversitede yapılmasını engelleyebilecek mi? Aslına bakarsanız bir süreliğine engelleyebilir; evrimci, yaratılışçı ya da hiçbirşeyci akademisyenlerimiz çoğunlukla düşüncelerinin arkasında durmaktansa bir kovuğa saklanmayı tercih etme eğilimindedirler. Ancak üç ya da beş sene sonra, iklim biraz daha müsait hale geldiğinde bu sefer başarılı olacaklarından şüphem yok.

Önümüzdeki günlerde ifade özgürlüğüne en çok kendilerini hâlâ Kemalist YÖK’ün kanatları altında sananların ihtiyacı olacak. O yüzden üniversitede neyin konuşulup neyin konuşulmayacağını belirleme sevdanızdan vazgeçin, zira buna karar verecek bir konuma ve güce sahip değilsiniz. Henüz en azından pazarlık yapabilecek durumdayken üniversitelerin ifade özgürlüğünün mutlak biçimde garanti altına alındığı yerler haline gelmesi için gücünüzü harcayın. Öyle bir caka satıyor, demokrasinin fazlası zarar diyorlar ki gören de 10 senedir iktidardalar sanacak.

Bilim her şeyden önce bir tartışmadır, bugün bilim diye bildiğimiz pek çok şey geçmişte bilimin dışındaydı. Ve sandığınız gibi nesnel deney ve gözlemlerle bilim statüsü kazanmadılar, bu çok daha karmaşık bir süreçtir. Bir konunun bilim dışı olduğu gerekçesiyle tartışılmasının engellenmesi bilime vurulacak en büyük darbedir. Türkiye akademilerinin bilimden yoksunluğunun da en büyük nedenlerinden biri budur. Tartışma olmadan bilim olmaz, aslına bakarsanız her hangi bir entelektüel faaliyet de olmaz. Evrimi bilimsel argümanlara dayanarak anlatamayan birinin bilimin otoritesine güvenmesiyle, tanrılara güvenmesi arasında bir fark yoktur. Çoğu evrimcinin saldırganlığı da ne yazık ki bu samimi ama temelsiz inançtan kaynaklanır.

Daha önce de söylediğim gibi, yaratılışçıların sempozyumunu engelleyecek müdahalelerden kaçınılmalı, aksine bu tür toplantılar kolaylaştırılmalıdır. Sempozyum elbette eleştirilmeli, protesto etmek isteyen de edebilmeli… Ancak bir işe yaraması isteniyorsa eleştirilerin seviyesinin şu imza metninden bir hayli yüksek olması gerekiyor. Yaratılışçıların engellediği ya da engellemeye çalıştığı benim bilgim dahilinde bir evrim toplantısı olmadı bugüne kadar, aynı olgunluğu evrimcilerin de göstermesi gerekir.Şimdiye kadar geçen sürede bu sınavdan başarısız olunduysa da zararın neresinden dönülse kârdır. Ayrıca bu sempozyumun engellenmemesi gerektiğini düşünen evrimciler, bilimciler de var, herkes ÜKD’nin peşine takılıp gidiyor değil. Bu arkadaşların da seslerini daha fazla yükseltmesi gerekiyor kanımca. Fen bilimciler ne yazık ki hala o aydınlık, nesnel bilim masalından uyanabilmiş değilken sanırım burada görev biraz daha sosyal bilimcilerin üzerine düşmekte.

Şu güzel bahar ve yaz aylarında bununla uğraşmak istemesem de bu yaratılış toplantısının iptal edilmesi ya da bir şekilde engellenmesi durumunda bizzat, ben, kendim, şahsen bir tane düzenlemek üzere harekete geçmeye karar verdim. Türkiye’nin ilk Yaratılış Kongresi’ni düzenlemekten mutluluk duyacağımdan şüpheniz olmasın.

——

Geciken yazıya not ve güncellemeler

1. Hem Mahinur Akkaya hem de Ferhat Kaya ve belki başkaları da yaratılışçı sempozyumun duyurusunda geçen ifadelere dikkat çekiyorlar. Örneğin ilanın başlığı olan “BİLİM, TÜRLER ARASI EVRİMİ NEDEN KABUL ETMİYOR?” ifadesinin bir evrimci tarafından kabul edilmesi mümkün değil. Ancak olayda zaten bu değil mi? Bu insanlara yaratılışçı dememizin nedeni, bu tartışmaları yapmamızın nedeni zaten bu değil mi? Yaratılışçıyı yaratılışçı olmakla suçlayamayız her halde ya da tartışmanın karşı tarafının argümanını nasıl geliştireceğine, neyi söyleyip neyi söyleyemeyeceğine biz karar veremeyiz. Diğer türlü zaten bu bir sorun olmaktan çıkardı. Yaratılışçı metne dair eleştirilerine katılmasam da, Ferhat’ın izlediği yol tam olması gerekendir, karşı tarafı en sert şekilde eleştirir ancak onun kendini ifade etme hakkını da teslim edersiniz.

Ferhat’ın Bilim ve Gelecek‘in bu ayki sayısından yayınlanan yazısından ilgili bölüm şöyle:

“George Gaylord Simpson 1964 yılında yazdığı “Biology and Man (Biyoloji ve İnsanoğlu)” adlı eserinin “The Biological Nature of Man (İnsanoğlunun Biyolojik Doğası)” bölümüne Darwin’in 1871 yılı “The Descent of Man (İnsanın Türeyişi)” adlı kitabından bir alıntı ile başlar; “Çok sık ve emin bir biçimde insanoğlunun kökeninin asla bilinemeyeceği iddia edildi; ancak cahillik, bilgili olmaktan daha çok kendinden eminliğe yol açar.” Ne yazık ki ülkemiz başta olmak üzere dünyanın diğer birçok ülkesinde “kendinden çok emin” politikacı, din adamı, sözde akademisyenler ve kimi yazarlar 21. yüzyılda biyolojik evrimsel değişimin olmadığını -19. yüzyıl ortalarındaki bilgi seviyesi ve anlayışı ile- kanıtlama çabasındalar. İnsanın kökenini sadece Yaratılış mitosuna atfederek, bilimin yöntemleri ile bilinemez olduğunu iddia ediyorlar. Hatta bu insanlar bir bilim merkezi olan Marmara Üniversitesi’nde “Bilim, Türler Arası Evrimi Neden Kabul Etmiyor?” temalı bir sempozyum düzenleyebilecek kadar kendilerinden eminler. Elbette kendilerinden bu kadar emin olan insanların da sempozyum düzenleme ve konuşma hakları demokratik olarak olmalı, zira ülkemizin içinde bulunduğu ileri demokraside bilim ölçütünün ve kalitesinin gerçek bilgi seviyesi olmadığı gün gibi ortada. Ayrıca sempozyum duyurusunda Yaratılış mitosunu “bilim, özgürlük, eşitlik, diyalektik, dogma ve ideoloji” kavramları kullanılarak “mağdur” retoriği ile haklı çıkarmaya çalışmalarının ucuz ve post-modern bir takiyeden başka bir şey olmadığı da gözden kaçmıyor. Bilim ve efsane arasındaki yegâne farkın “kanıt” olduğunu unutmadan dini hassasiyetleri ile hareket eden bu insanların en kısa zamanda kendilerinden bu kadar “emin” olmaktan “şüphe” etmeye başlamalarını umut ederek konuyu fazlaca dağıtmadan başlamak istiyorum. 

Ferhat’ın eleştirisinde katılmadığım noktaysa yaratılışçıların önerdikleri yöntemi takiyye olarak tanımlaması. Olabilir, takiyye yapıyor olabilirler ancak esas olan, bu yöntemi bir kez kabul etmiş olmalarıdır. Ve tarif ettikleri süreç bana son derece bilimsel görünüyor, tartışma da zaten böyle olmaz mı? Herkes kendi argümanlarıyla gelir, ancak tartışma yönteminde ortaklaşılır. Sonrası tartışmayı yapanların yeterliliğine kalmıştır.

PS2: Bu yazıyı yazmam her zaman olduğu gibi uzun bir sürece yayıldı. Bu sırada olan gelişmelere  (ODTÜ ÖED’in açıklaması gibi) değinmedim.

PS3: Aslıhan Tolun’dan MÜ Rektörlüğünün yaratılışçı etkinliğin arkasından durduğunu öğrendik; güzel. Marmara’da bundan sonra yapılması gereken hemen üniversitenin biyoloji bölümü ve öğrencilerinin de katkılarıyla afilli bir evrim etkinliğine girişmek olmalı, görelim bakalım evrim etkinliklerine karşı da aynı demokratik tavrı gösteriyorlar mı? Bu konuda elimden gelen desteği vermeye hazırım, tüm evrimciler de enerjilerini buna kanalize etse güzel olur, yaratılış etkinliğini durdurmaya çabalamak yerine, tabii kendileri bilirler.


Reklamlar

TÜBİTAK Adnan Oktar’ın Aradığı Ara Formu Bulmuş

kilcik

Bilim ve Teknik Dergisi’nin Mart sayısının sansürlenmesiyle başlayan süreci hepimiz yakından izledik. Haziran ayında Bilim ve Teknik evrim kuramıyla ilgili bir dosya hazırlayıp bunu kapak yapınca genel bir memnuniyet havası oluştu. Ancak bu sayının genel ve ayrıntılı bir değerlendirmesi bildiğim kadarıyla henüz yapılmadı. Biraz gecikmiş olsam da bu vakte kadar yapılmadığından bu ayrıntılı incelemeyi yapma sorumluluğundan kaçınamadım.

Devamı için BiaMag

İncelemenin İkinci bölümü için tıklayın

“Hassas” Bir Konu: Darwin (Değerlendirme)

Öğretim üyelerinin sorulara verdiği yanıtlar Türkiye akademisini yakından tanıyanlar için şaşırtıcı olmasa da, Türkiye’de evrim karşıtlığı sorununda akademinin durumunu açık seçik göstermesi açısından önemli…

Ancak genel manzarayı iyi bir şekilde tasvir etmek için yanıtlara yansımayan iki önemli noktanın daha üzerinde durmamız gerekiyor.

Bunlardan ilki, soruları yanıtlayan ya da yanıtlamayan öğretim üyelerinin büyük çoğunluğunun “Darwin ve evrim kuramı” sözcüklerini duyar duymaz içine girdikleri ruh durumu. Aldığım yanıtlardan pek azı beni şaşırtsa da bu genel ruh durumunu hissetmekten rahatsızlık duyduğumu belirtmeliyim. Bu çalışma sırasında bana çok şey öğreten bu kaygılı sesleri, uzun duraklamaları, “Nereden çıktı şimdi bu?” ve “Neden ben?” diyen,  zaman zaman öfkeli tavırları anlatabilmem ne kadar mümkün bilmiyorum.

Pek çok öğretim üyesi evrim kuramını “hassas”, “nazik” ya da “telefonda konuşulmayacak” bir konu olarak tanımlarken kuramın derslerde ya da kamuya açık ortamlarda sağlıklı bir şekilde tartışılması nasıl bekleriz? Türkiye’de evrim karşıtlığı sorununa bir çözüm bulmak istiyorsak bu gerilimi düşürmenin yollarını aramamızın zorunlu olduğunu düşünüyorum.

Bu gerilimi biraz olsun yansıtacağını düşündüğüm pek çokları içinden birkaç örnek:

Köklü bir üniversitenin biyoloji bölüm başkanı:

    “Tamam fikri olmak başka ama üniversitede her önümüze gelene, her fikri söyleme yetkimiz yok. Yani bizim bir konuşma yapmadan önce talebiniz olur, iletirsiniz yazılı veya sözlü, yetki verirlerse biz çıkıp demeç veririz. Yoksa onun dışında herkes çıkıp burada demeç veremiyor üniversitede. Veren de kendi sorumluluğuna katlanır ona bir şey diyemem.”

Bir başka köklü üniversitenin biyoloji bölüm başkanı:

    “Hayır efendim. İstanbul’dan haber kanalıyla Darwin hakkındaki görüşlerimi siz ne yapacaksınız? Niye soruyorsunuz yani niye merak ediyorsunuz? … Haber mi yapacaksınız? …Haber değeri var mı bunun?”

Bir başka önemli üniversitemizin biyoloji bölüm başkanı:

    “Valla bu konuda hiç bir görüşüm yok. Yani kusura bakmayın (Gülerek)… …Biyoloji profesörüyüm ama Darwin konusunda çok ters anlatımlar oluyor. Herkes kafasına göre bir şeyler söylüyor. Kafalarına göre açıklama yapıyorlar. Ben o tip şeylere girmek istemiyorum.”

Bir biyoloji bölüm başkanı tarafından yönlendirildiğim köklü bir üniversitemizin evrim dersleri veren öğretim üyesi:

    “Çok hassas bir konu biliyor musunuz, yanlış bir şey söylemek istemiyorum… Korku imparatorluğu oldu, kimse sesini çıkarıp bir şey diyemiyor. …Bazı şeylere insanlar çekiniyorlar, ben de bunlardan biriyim. Her şeyi açıkça söyleyemiyorsunuz. İnsanların başına neler geldiğini az çok görüyorsunuz.”

Bu durumun münferit ya da tesadüfi olduğunu düşünmüyorum. Belirli bir görüşten insanlara özgü bir durumda değil. Bu ruh halinin tüm akademiye yayılmış olduğunu söyleyebilirim. Bu korku ve çekincelerinde ne kadar haklıdırlar, ayrı bir tartışmanın konusu.

Üzerinde durulması gereken bir diğer motif de uzmana yönlendirme: Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Ali Demirsoy birkaç kez sorularımızı cevaplayabilecek uzman olarak adres gösterildi. Eğer bölümlerde konuyla ilgili biri varsa doğrudan onlara yönlendirildim. “Bizim bölümde bu konuyla ilgili kimse yok” yanıtını da almadım değil.

Örneğin:

    “Ben bu konuda size çok ciddi bir adres verebilir miyim? Hoca’nın (Ali Demirsoy) hiçbir çekincesi yok. Her yerde her şeyi aşmış. Kimseye minneti olmayan. Bizler (kendisi doçent) akademik hayatın başında olan insanlarız.”

ya da

    “Şimdi ben evrim uzmanı değilim, biyolog olabilirim ancak kendi konumla ilgili çalışıyorum. Evrimle ilgili çalışan arkadaşlarımız var, hocalarımız var değişik üniversitelerde daha uzman kişiler, onlarla bu konuları görüşmek daha sağlıklı sonuçlar doğurabilir.”

Gazete köşelerinde evrim kuramı hakkında ahkam kesen köşecileri düşününce “Bu konuda uzman değilim” diyen biyoloji profesörlerinin durumu daha da ironik bir hale geliyor.

Bu durumu evrim konusunda uzun zamandır etkin olan iki akademisyene de sordum, Ali Demirsoy’a ulaşamadık.

ODTÜ Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aykut Kence: Bir kere evrim kuramı biyolojinin temeli, benim uzmanlık alanım değil demek bence olacak şey değil. Bir insan kendi disiplinin temeli olan bir kurama benim uzmanlık alanım değil derse, o zaman ne denilebilir? MEB izlediği eğitim programları ile Amerika’da Hıristiyan köktendincilerinden ithal edilmiş olan yaratılışçılığa destek veriyor. Milli Eğitim Bakanlığı’nda bakan değişimiyle bu yanlış politikadan dönülmesini dilerim. Araştırma projeleri olabilir.O nedenle de Darwin konusunda konuşurlarsa sonuçta zarar göreceklerini düşünüyor olabilirler.

TÜBİTAK’ın desteklemediği projeler desteklenseydi şu anda uluslar arası alanda çok daha iyi bir konumda olurduk. Bir bilim insanı’nın birincil görevinin her koşulda gördüğü yanlışlıkları eleştirerek, doğru bildiği yolu göstermek olmalıdır. İktidarlar bu eleştirilere göre ülkeyi yönetmek durumundadırlar. Demokrasilerde bu böyledir. Oysa ülkemizde eleştirenler hiç kabul görmüyorlar. Ben en çok şunun için üzülüyorum. Deneyim ve birikimlerden yararlanılacağına, bunlar bir kenara itiliyor. Dünya’da evrim konusunda her yıl binlerce araştırma ve yayın yapılıyor. Türkiye bu konuda araştırma ve yayın yapan ülkelerin çok gerisinde. Oysa evrim kuramı geliştirdiği teknolojilerle günlük yaşamımıza girmiş durumda. Hem bilimi reddedip hem de onun nimetlerinden yararlanabilmek uzun vadede sürdürülebilir değildir.

Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ergi Deniz Özsoy: 12 Eylül darbesi büyük sekte vurdu üniversitelere her şeyden önce, üniversitelerin içi son derece boşaldı. Şimdi bir akademisyenin yaptığı meslekle ilişkisinin para kazanmak veya pozisyon elde etmekten çok çok öte de bir yerde duruyor olması lazım. Dolayısıyla üniversite maalesef Türkiye’de anlamını içerik olarak yitirmiş durumda. Üniversiteyi, üniversite yapan özgür düşüncenin, bilimsel olarak bakabilmenin bütün sütunları sanki yıkılmış gibi gözüküyor. Bir de tabii ki bu evrim konusu çok nazik bir konu olarak kabul ediliyor: Dini inançlar meselesinden bahsediyorum. Aslında durum böyle değil: evrim karşıtları bu noktaya çekmek isteseler de durum böyle değil. Dolayısıyla bilim insanlarının, bilimin pozisyonunu başkalarına aktarmak özellikle popüler olarak aktarmak kaygısının öncelikli olması lazım. Ara kadroların, eğitim bilimcilerin, evrimsel biyologların evrimin ne olduğunu, bilinçlendirerek aktarması lazım insanlara. Tabii öğretim üyelerinin bu ataleti bence Türkiye’deki üniversite içeriğinin ataletiyle çakışıyor zaten. Dolayısıyla TÜBİTAK’ta kapak değiştirilir, Adnan Oktar kitap basar ancak en vahim şey. Bence onlardan çok daha vahim olan şey üniversitenin maalesef bu tür bilim düşmanlığına karşı sağlam, olması gereken bir duruşu sergilemek yerine sessiz kalması.

Bianet Bağlantısı

Üniversitelerde Darwin Yılı Nasıl Karşılandı

Darwin yılında Türkiye’de tahminlerimin ötesinde pek çok etkinlik yapıldı ve planlanmış pek çok başka etkinlik var. Sivil toplum örgütleri ve bilim insanlarınca oluşturulan Darwin Yılı Oluşumu bu etkinliklerin düzenlenmesine ön ayak oluyor. Ancak web sitelerinden de anlaşılacağı gibi bu etkinliklerin duyurulmasında, basının ilgisine rağmen, bir zafiyet yaşandığı aşikar. Şimdiye kadar yapılmış etkinlikler hakkında en kapsamlı listeye Evrim Çalışkanları‘nın blogundan ulaşabilirsiniz. TÜBA’nın web sitesinde de bu konuda bir duyuru var.

Görüşlerini aldığımız üniversitelerde Tabipler Odası, Eğitim-Sen ve öğrenci kulüplerinin talebi ya da desteğiyle de etkinlikler düzenlenmiş, Çukurova ve Ege Üniversitesi örneklerinin de gösterdiği gibi tıp fakülteleri de Darwin Yılı kutlamalarında faaliyet gösteriyorlar. Yine üniversite üniversite gezip konferans ve söyleşilere katılan öğretim üyelerinin varlığına işaret etmeli. British Council’ün Türkiye’yi dolaşan Darwin Now sergisine de bu etkinlikler kapsamında değinmeliyiz.

Yine de bu yıl içinde etkinlik planlamayan biyoloji bölümleri de yok değil.

Öğretim üyelerine şöyle sorduk: Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de çeşitli etkinlikler yapılıyor. Sizin üniversitenizde yapılan ya da planlanan her hangi bir etkinlik var mı?

Anadolu Üniversitesi Biyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ali Yavuz Kılıç: Bir panel düzenlendi ancak doğrudan üniversite değil. Tabibler odası, eğitim sendikası ve üniversitenin bir kulübünce.

Cumhuriyet Üniversitesi Biyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Hasan Hüseyin Başıbüyük: Yapıldı, bizim üniversitemizde bizim bölümümüzle, antropoloji bölümü arasında bir etkinliğimiz oldu. Yarım günlük sempozyum şeklinde, ben ve Ahi Evran Üniversitesi’nden Antropolog Prof. Dr. Erksin Güleç konuşmacı olarak katıldık…

Bilkent Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Can Akçalı: Bildiğim kadarıyla yapılacak.

Çukurova Üniversitesi Biyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mustafa Canlı: Tıp fakültesi bir etkinlik yaptı.

Ege Üniversitesi Biyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. İsmail Karaboz: Daha önce Ege Üniversitesi Fen Fakültesi bazında bununla ilgili bir panel yapıldı. Ancak onun dışında biz bölüm olarak bu yılın içinde ekim ayında üniversite adına bir Darwin Sempozyumu düzenleyeceğiz, kutlamalara bölüm olarak katkı sağlamak için. Üniversite içinden ve dışından ünlü bilim adamları getirerek, şu an için hazırlıkları sürüyor.

Gazi Üniversitesi Biyoloji Bölümü Prof. Dr. Eşref Yüksel: Yok biz öyle bir şey yapmayı düşünmüyoruz. Biz teoriler üzerine fazla düşünmüyoruz.

Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü Doç. Dr. Ergi Deniz Özsoy: Hacettepe’li çeşitli öğretim üyeleri bağımsız olarak konferanslar verdiler bu yıl. Fakat onun haricinde biyoloji bölümü öğrencileri tarafından organize edilen, iki günlük bir sempozyum yapıldı, Darwin yılı için, Nisanın 27-28’indeydi. İki günlük bir sempozyum oldu. Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü’nden ben katıldım, Antropoloji Bölümü’nden Prof. Yılmaz Selim Erdal katıldı ama sunumların büyük bir bölümü master-doktora öğrencileri tarafından yapıldı. Birinci günün asıl yoğunluğu ise bölüm öğrencilerinin (lisans) hazırladığı çok güzel Beagle Seyahatnamesi ve Türlerin Kökeni ve Alfred Russel Wallace hakkında değerlendirmelerden oluşuyordu. Böyle iki günlük bir sempozyum oldu. Onun haricinde yanılmıyorsam ekim ya da kasım aylarında “Darwin ve İktisat” diye evrimsel iktisat üzerine bir sempozyum düzenlenmesi düşünülüyor. Bunun dışında Hacettepe Üniversitesi’nin çıkardığı Fen Fakültesine ait bir bilimsel dergi var Hacettepe Journal of Biology and Chemistry bu dergi bu yılın son sayısını tamamen evrim sayısı yapacak. Çeşitli yazarlarla konuşuldu. Derleme şeklinde ama teknik yazılar gönderecekler. İngilizce yayınlanan, çeşitli abstractlara, indekslere giren dergi, bir Darwin sayısı çıkaracak, bunları söyleyebilirim. Ama tekil olarak diğer öğretim üyelerinin de vardır, kuşkusuz. Ali Demirsoy’da bunların içerisinde. Ama ben tekil olarak martın ikinci haftasından bu yana 12 tane sempozyumda, Darwin ve Evrim konusunda, konuştum.

Karadeniz Teknik Üniversitesi Biyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Osman Beldüz Böyle bir etkinlik yok. Her hangi bir planlama, yapmak isteyen, her hangi bir başvuru yok. Bizim hocalarımız arasında evolüsyon konusunda uzmanlaşmış bir kişi yok.

Marmara Üniversitesi Biyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Meral Ünal: Evet, üniversitemizde Atatürk Eğitim Fakültesi’nde evrim dersini anlatan Prof. Dr. Sema Ergezen, “Biyoloji ve Evrim” diye bir konferans verdi.

Mersin Üniversitesi Biyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Serpil Ünyayar Bu konuda dışarıdan taleple, üniversitemizde bir konferans düzenlenmişti. Üç öğretim üyesi. Bizde de bu konuda çalışan arkadaşlar var. Panel gibi bir konferans düzenlendi. Bu konu da duyarlıyız tabii ki, bu konu da arkadaşlar konferanslar vererek bilgilendirmeye çalışıyorlar. Önemli bir yıl bu yıl kasım ayı Türlerin Kökeni kitabının çıktığı yıl dönümü. Hatta bizim kasım ayında şöyle bir şeyimiz olacak, bu konu da çalışan Prof. Dr. Battal Çıplak var, Akdeniz Üniversitesi’nde bir konferans için davet ettik. Kasım ayında kitabın çıkış yıldönümüne denk gelecek şekilde bir konferansımız olacak Mersin Üniversite’si Biyoloji Bölümü’nde.

ODTÜ Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aykut Kence: ODTÜ’de yapılan ilk etkinlik “Darwin 2009: İlk Toplantı”adı altında düzenlenen toplantıydı.  Prof. Dr. Francisco J. Ayala’nın konuşmacı olarak katıldığı başka bir konferans düzenlendi. Bunun dışında Türkiye’de düzenlenen çeşitli konferans ve sempozyumlara katılıyorum. Geçen hafta İstanbul’da evrim sempozyumundaydım, önümüzdeki hafta İzmir’e gidip Ege Üniversitesi’nde Darwin günleri adlı toplantıya katılacağım. Bunların dışında “Darwin Now” sergisi Haziran sonunda ODTÜ’de sergilenecek. Bu kapsamda daha çok lisans ve yüksek lisans öğrencilerinin katkıda bulunacağı bir etkinlik düşünüyoruz.

Bianet bağlantısı 

Biyoloji Öğretim Üyeleri Adnan Oktar ve Yaratılışçılığı Değerlendiriyor

Türkiye medyasının evrim kuramıyla ilişkili haberlerinde en çok atıfta bulunduğu isimlerden biri olan Adnan Oktar, muhafazakar basının evrim kuramı deyince görüşüne başvurduğu ilk isim. AKP iktidarıyla birlikte etkinliği büyük ölçüde artan Oktar, kitap ve sergileriyle pek çok okul ve üniversiteye girmeyi başardı.

Türkiye ve yurtdışında pek çok üniversiteye bedelsiz gönderdiği Yaratılış Atlası’yla adı yaygınlaşan Oktar’ın kitaplarının bazı Avrupa ülkelerinde okullara girmesi yasak. Avrupa Komisyonu Parlamenterler Meclisi’nin hazırladığı “Eğitimde Yaradılışçılığın Tehlikeleri” adlı raporda Oktar’ın faaliyetlerine geniş yer verildi. Richard Dawkins’in web sitesindeki Yaratılış Atlası eleştirisine yapılan yorumların kendisine yönelik hakaret içerdiği ileri süren Oktar, Dawkins’in sitesine Türkiye’den erişimi engelletti.

Öğretim üyelerinin Adnan Oktar ve Yaratılış Atlası konusundaki düşüncelerinin az çok benzerlik gösterdiği söylenebilir. Tümü Yaratılış Atlası’nı bir şekilde görmüş ve fazla ciddiye almamış. Oktar hakkında en çok merak edilense, böylesi pahalı kitapları bastırıp dağıtacak kaynaklara nasıl ulaştığı.

Şöyle sorduk: Adnan Oktar, Yaratılış Atlası adlı bir kitap bastırıp Türkiye ve dünyada pek çok üniversiteye gönderdi. Bu, dünyada büyük yankı yaptı. Sizin üniversitenize Yaratılış Atlası geldi mi? Bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?

Anadolu Üniversitesi Biyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ali Yavuz Kılıç

Dikkate alınacak şeyler değil, bana göre. Halkın öğrenmesi için bilimin ne olduğunu öğrenmesi gerekir yani bilim toplumuna dönüşmesi gerekir. Bizim burada yapmamız gereken bence bu, bilim toplumunu yaratmak.

Cumhuriyet Üniversitesi Biyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Hasan Hüseyin Başıbüyük

Evet, bana iki kez geldi o atlastan değişik zamanlarda. Ben evrim konusunda yazan biriyim. Evrim dersi veririm bölümde. Dolayısıyla da durumu izliyorum, haberdarım. Harun Yahya her halde kendi başına yapmıyor. Uluslararası bir lobi tarafından destekleniyor, kullandıkları literatürlerde öyle tahmin ediyorum ki Amerikan kaynaklı. Diğer İslam ülkelerine de pazarlıyorlar bu literatürü.

Bilkent Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Can Akçalı

Ben Atlası görmedim, yollanmasını da istemiyorum. Bakmadığım için de bir fikir söyleyemeyeceğim.

Çukurova Üniversitesi Biyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mustafa Canlı

Tamamen sansasyonel, reklam amaçlı, resimler orijinal ama alttaki yazılar gerçeğe uymayan, manipüle edilmiş yazılar. Amacının ne olduğunu da tam bilemiyoruz yani üniversitedeki bir hocayı buna inandıracağı mı zannetmişler bunu göndererek?

Gazi Üniversitesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Eşref Yüksel

Adnan Oktar’ı hiç okumuyorum.

Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ergi Deniz Özsoy

O atlasın içinde bilim insanlarının ya da bilim eğitimi alan insanların ciddiye alacağı hiçbir şey yok. Daha önce başka yerlerde yayınlanmış fosillerden özenle çekilmiş fotoğraflar var içindeki metinler son derece gülünç, her hangi bir bilimsel bilgi aktarmıyorlar. Böyle pahalı bir malzemenin dünyanın her tarafına dağıtılıyor olması bu kurumun, kişilerin finans kaynakları hakkında insanın aklına, kuşku getiriyor. Bilim insanlarının bunlara itibar etmemesi gerekir, ikincisi bilimin ve inancın bu şekilde kötüye kullanılmasının aslında karşısında akademiklerin, eğitim bilimcilerin, hukukçuların ciddi anlamda ve sorumlu devlet adamlarının mücadele etmesi gerekir. Bu tür kitapların okul önlerinde bedava dağıtılmasıyla, öğrencilere okul önlerinde uyuşturucu satılması arasında nitelik olarak çok büyük bir fark bulunmadığını düşünüyorum.

Karadeniz Teknik Üniversitesi Biyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Osman Beldüz

Geldi, duruyor kütüphanemizde, güzel resimleri var, çocuklar bakıyor lazım olduğu zaman. Okumaya, fazla karıştırmaya da fırsatımız olmadı. Yani nedir o da kendi açısından, yaratılış açısından bakıyor olaya. Bilimsel bir dergi de yayınlanan bir şey için bir bilim kurulundan ya da editörlerden filan geçmesini bekleriz. Yani onlar daha güvenilir kaynaklardır ama bu kendi fikirlerini, kendi bulduğu delillere dayandırarak yayınlamış ama bir bilim komisyonu var mı, incelenmiş mi bilemiyorum. Yani ne kadar oradaki deliller gerçekçidir onları bilmiyorum.

Marmara Üniversitesi Biyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Meral Ünal

Kimya ve biyoloji bölümünde bazı arkadaşlarımıza gelmiş ama tesadüfi her halde. Bir cildini gördüm ben, çok iyi kağıda basılmış , bir şey yaptıklarını sanmıyorum attılar bir kenara duruyor yani.

Mersin Üniversitesi Biyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Serpil Ünyayar

Bu kitapları biz zaten bilimsel bulmuyoruz. Tamamen başka kaygılarla yapılan şeyler. Çok büyük bir parasal destek alıyorlar keşke bizdeki bilim insanları, evrim çalışanlar bu kadar destek alıp da ulaşabilseler herkese.

ODTÜ Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aykut Kence

Adnan Oktar yaratılış atlasını herkese gönderdi fakat burada söz konusu olan hangi kaynakla gönderdiği, bunu soruşturmamız lazım. Çünkü o kitapları kimse okumuyor, hiçbir hoca okumuyor. Bizim bölüme 20-22 tane kitap gönderdi, bu kitaplar olduğu gibi geri iade edildi. Bana hiç göndermediler ben de onur duydum göndermedikleri için. Adnan Oktar’ın ne paleontoloji’de ne de biyoloji’de bu konularda söz söylemesine izin veren ne bir diploması ne de bir yetkinliği vardır. İçindeki desteksiz savları güzel resimlerle donatıp her tarafa dağıtmak bana en azından son derece gülünç geliyor.

Bianet bağlantısı