Japonlar ve Balıkları

Son günlerde Japonya’ya ve kültürüne karşı duyduğum çocukluktan kalma hayranlığın yeni bir canlanış yaşadığını hissediyorum, nedense… Sanırım herşey Tokyo Kulesi’nden çekilmiş şu akıl almaz 360°’lik panoramik fotoğrafla başladı. Bir akşam boyunca kendimi Tokyo’nun en ince ayrıntılarını incelemeye adadım. Kuytuda bir ağacın altını didikleyen güvercin, bir binanın çatısını kaplamış otlak, üzerinde durdukları binayı yukarıdan başlayarak yıkan dozerler gibi keşfettiğim ilginç ayrıntıları sizlerle paylaşayım. İsterseniz sızıp kaldığı banktan aşağı düşmüş sarhoşu ya da Brezilya ağdacısını kendi kendinize bulmayı deneyebilirsiniz. Ama eğer bir kedi ya da köpek bulmayı başarırsanız mutlaka bana haber verin, ben bir tane bile bulamadım. Japonlar! Ne yaptınız hayvanlara itiraf edin!

Yine geçtiğimiz birkaç gün içinde internetlerde Filipinler denizinde olmasına rağmen Tokyo’ya bağlı minik volkanik bir ada olan Aogashima’nın fotoğraflarına denk geldim. İnanılmaz değil mi? Buna benzer bir başka ada da İzlanda taraflarında vardı. Adalar zaten genel olarak güzel netekim. Yarımadalar utansın. Geçen akşam olimpiyat olaylarına Tokyo’nun da karıştığını, karışmakla kalmayıp kazandığını(!) öğrendim. Bu vesileyle İstanbul’a geçmiş olsun dileklerimizi iletip, belânın küçüğünden kurtuldunuz, büyüğünden de tez zamanda hep birlikte kurtuluruz inş. dinimiz amin, diyelim.

Olimpiyat olayları sonrası twitterlarda bir japon balığı muhabbeti baş gösterince, adında Japon geçen bir merakım daha su yüzüne çıkıverdi: Yani Japon balıkları. Sazangillerden olan Japon balıkları (Carassius auratus auratus) Doğu Asya kökenli olsa da niyeyse Prusya sazanı olarak isimlendirilmesi uygun görülmüş Carassius gibelio’un evcilleştirilmesiyle aramıza katılmış. Bu evcilleştirme işi milattan sonra üç yüz-beş yüzlerde Çin’de gerçekleşmiş. Japon balıklarının Japonya’ya ulaşması teee 1600’lerin başını bulmuş. Yani Japon balıkları bin sene kadar Çin balığıymışlar. Bugün hala 300’den fazla varyetesinin önemli bir kısmının kaynağı Çin’miş, bazı önemli varyetelerse Japonya kökenli. Kaynağı Çin olsa da“bu” balıklar yine de Japon kültürünün önemli bir parçası. Hep öyle denir ama gerçekten ne kadar önemli bir parçası bilemeyeceğim doğrusu. Balıklar Japonya’ya ulaştıktan kısa bir zaman sonra buradaki Portekizli denizciler tarafından Avrupa’ya götürülmüş. Sizlere bu bilgileri aktardığım Wikipedia’da bizim memlekete ne zaman hangi yolarla geldiğine dair bir bilgi yok, doğal olarak. Ancak Wiktionary’de görebildiğim kadarıyla hemen her dilde balığa “altınbalık” ya da “kırmızı balık” denmesine rağmen Türkçe’de kendisine Japon balığı deniyor. Çinliler balığa “altınsazan” diyorlarmış, Japoncası da aynı anlama gelen “hibuna”, ancak “hibuna” sadece “common goldfish”e verilen isim, diğer varyetelerin kendi isimleri var. Yapay seçilim deyip geçmeyin, şu zavallı hayvacağızları soktukları eçiş-büçüş biçimleri görünce evrime olan imanınız tazelenecek.

Japon balıklarının soyağacı

Japon balıklarının soyağacı

Tüm japon balıklarını kapsayacak “kingyo” diye okunan bir kelime buldum, sanırım o da “altınbalık” demek. Portekizliler “doirada” diyorlarmışdourado”nun feminen bir çeşidi, El Dorado’nun doradosu işte… İspanyollar, Fransızlar ve İtalyanlar sırasıyla “pez rojo, poisson rouge ve pesce rosso” diyorlar, hepsi de “kırmızı balık” demek. İspanyolca’da altın balık, altın sazan gibi versiyonlar da mevcut. Peki allaşkınıza biz niye “japon” balığı diyoruz gerçekten, bir fikri, bilgisi olan?..

Demekin_goldfish_plate (1)

Aslında sadece şu en yukarıda görmüş olduğunuz ilüstirasyonu koyup altına bir “caption” yazacak idim geldiğimiz noktaya bakın! İşte bu yüzden iki senede bir post ancak yapabiliyorum. En yukarıda ve en aşağıda görmüş olduğunuz çizimler 1858 yılında Japonya’da yazılmış “Goldfish and their culture in Japan” adlı kitaptan alınmış. Ben tabii ki Wikipedia’dan aldım. Kitabın orijinalini Archive.org’tan indirebilirsiniz. Böylece bir wikilemeci bloğun daha sonuna geldik. Japon balıklarıyla ilgili sizlerin bilgi, düşünce ve anılarını da merakla bekliyorum.

Türkiye’nin İlk Yaratılış Kongresine Doğru

Marmara Üniversite’sinde düzenleneceği duyurulan “Yaratılış Sempozyumu”nun iptal edilmesi için Üniversite Konseyleri Derneği (ÜKD) ve arkadaşlarınca bir imza kampanyası başlatıldı. Sempozyumun gerçekleşmesini engellemeye çalışmak tam da benim kaçınılması gerektiğini düşündüğüm eylem tarzıydı. Dahası, ilk uyarıma ve bana yakın konumdaki arkadaşlara (misal) “saf”, “korkak”, “pek demokrat!”, “naif”, “postmodern” gibi tanımlamalar içeren “eleştiri”ler geldi. Yaratılışçılar için kendilerinden talep ettiğimiz anlayışı bu arkadaşlara da göstermemiz ve derdimizi nazikçe anlatmaya çalışmamız en makul yol olacak sanırım.

Anlaşılıyor ki akademinin ve bilimin aslında ne olduğundan, toplum, kültür ve siyasetle ilişkisine kadar uzanan çok yönlü, hayli karmaşık ve daha epey sürecek bir tartışmanın yapılması gerekiyor. Ancak “Yaratılış Sempozyumu”nun önceden duyurulan tarihinin gittikçe yaklaşmasının da zorlamasıyla ilk olarak nesnellik ve bilimsellik sevdalılarına olguların ve gerçekliğin benim tarafımdan nasıl göründüğünü açıklamak istiyorum. En azından çoktandır gerekli olduğunu düşündüğüm ve erteleyip durduğum bu tartışmayı tetikledikleri için yaratılışçı arkadaşlara da yeri gelmişken teşekkür edeyim: Teşekkürler, yaratılışçı arkadaşlar.

İmza metninin sorunları

İmza metninin, bundan önceki benzer metinlerde de gördüğümüz iki temel sorunu var. Birincisi zaten çokça eleştirilmiş ÜKD ve arkadaşlarının siyasetinde cisimleşen yer yer Kemalizm barındıran bir elitizm. Bu tavır yeterince eleştirildiği için bir kez daha değinmeye gerek görmüyorum. İkincisiyse bilimin idealizasyonu ve onun üzerinden yüceltilen üniversite. Bu anlayışın yarattığı körlüğün, böylesi bir imza metninin vücuda gelip yaygınlaşabilmesinin temel nedeni olduğunu düşünüyorum.

Nesnel, olgulara dayanan gerçeğin temsilcisi olarak idealize edilmiş bilim ve görevi bu “ideal bilim”i topluma yaymak olan göklerdeki fildişi kule, bilimin yuvası bir üniversite… Bilimi ve üniversiteyi, zamandan ve mekandan, yani tarihselliğinden koparmış, iç çelişkilerini görmezden gelen, toplumsal güç ilişkilerinden bağımsız sayan bu idealist çerçeve şüphesiz egemenin işine gelen, burjuva ideolojisine teslim olmuş bir bakıştır. Böyle bakınca üniversiteyi orada olmayı hak eden pırıltılı bilim insanları ve her nasılsa oraya gelmeyi başarmış sönük, aslında memur olması gerekenlerden ibaret sanmak, “yaratılışçı prof” tamlamasından dehşete kapılmak çok doğaldır.

Bilimi ve evrimi savunuyor olmayı her koşulda olumlamalı mıyız?

Tüm diğer insani, kültürel etkinlikler gibi bilim de sınıfsal, toplumsal, kültürel çelişkilerden ve tarihten bağımsız değildir. Bunlar arasındaki çelişki ve çatışmalardan etkilenmeyen evrensel bir bilimden de bahsedemeyiz. Bilimin ve bilim yapan insanların tümü bu sayılan güç ve süreçlerin etkisi altındadır. Bilime böylesi bir bakış, insanları ve kurumları sırf bir şekilde bilimi savundukları için olumlamızın önüne geçer. Savunulan bilimin kimin çıkarlarına, neye hizmet ettiği sorgulanabilir olur.

Türkiye’de evrim savunuculuğuyla birlikte burjuva ideologu Richard Dawkins’in bencil genli, biyolojik indirgemeci, belirlenimci, uyarlanmacı evrim kuramı son derece yaygınlaştı ve kabul görür hale geldi. Dawkins, “bilimin sesi”, onun burjuva çıkarlarına uygun hale getirdiği evrimciliği de bilimsel, nesnel, hakiki, tek “evrim kuramı” olarak algılanır oldu. İçinde yaşadığımız sistemi doğallaştırıp, ezilen-sömürülen kitleleri güçsüzleştiren bu ideoloji bilim savunucuları tarafından evrimi savunma adına yaygınlaştırılmaya devam ediyor.

Bilimsel süreçten ve evrim kuramından habersiz bilim militanlığına güzel bir örnek. En azından “inanmak zorunlu değil” diyor.

Akademi ve bilim epey bir zamandır, küresel kapitalizmin yozlaşma ve yolsuzluk batağında debeleniyor. Biyolojiyse endüstriyel bilimin ana motorlarından biri haline geldi. Evrim kuramıysa gittikçe Dawkinsçileşir iken akademi ve bilimin ateşli bir şekilde savunulması değil, tam tersine eleştirilmesi gerekiyor. İşte nesnel bilimci, evrim savunucularının görmediği manzara budur. Kendileri şevkle yaratılışçı safsataları çürütürken, bilimin içten içe çürümüşlüğünün farkına bile varmıyorlar.

Bunların konumuzla ne ilgisi var?

Kuramlar, popüler kanının aksine nesnel olguların bulunup yanyana dizilmesiyle oluşturulmaz ve kabul edilmezler. Bu bilimsel olan ve olmayan pek çok etkenin katıldığı, özellikle evrim kuramı gibi toplumu pek çok açıdan etkileyen kuramlarda tartışma, çatışma ve uzlaşmayla meydana getirilir. Türkiye akademisinin başı çeken unsurları ideolojik olarak batı akademilerine bağlı gibi görünse de bu bağ çoğu kez tarihsel değildir, biyolojide olduğu gibi.

Türkiye akademisinin biyoloji bölümleri

Olgular ve nesnellikten bahsedip de Türkiye akademisi ve biyoloji bölümleriyle ilgili gerçekleri göz ardı edebilmek hem ironiktir, hem de nesnellik söyleminin sorunlarını ortaya seren bir çelişki…

Evrim düşüncesi Türkiye’de Osmanlı’dan bu yana hep popüler bir tartışma konusu olduysa da Türkiye akademisinin bu tartışmada bir taraf, ya da imzacıların inanmak istediği gibi “aydınlatıcı” bir rolü olduğunu söyleyemeyiz. Takdir edilmesi gereken ancak akademinin sınırlarını aşmayı başaramayan, yalnız bırakılmış kişisel çabaları saymazsak, Türkiye akademisinin ve biyoloji bölümlerinin tarihinde bildiğim kadarıyla evrim düşüncesinin toplum tarafından anlaşılmasına yönelik kurumsal bir çaba olmadı. Dahası Türkiye akademisinin evrim kuramının oluşum sürecine katılma, katkıda bulunma şansı da olmadı. Evrim kuramı Türkiye’deki bilimsel dergilerde gerçek bir bilimsel tartışmanın konusu da olmadı. En azından bugün hâlâ bu coğrafyada en çok konuşulan iki dil, Kürtçe ve Türkçe, evrim kuramını hakkıyla açıklayacak ya da ona bilimsel katkıda bulunacak araçlardan, en temel kavramlardan yoksunken bu kuramın bu halklarca kabul edilmesini nasıl bekleyebiliriz? Evrim düşüncesinin bu topraklarda bilimsel bir tarihi yoktur. Beyhude çürütme-savunma tartışmaları ise kısır bir döngüde asrı aşkın süredir bir yere varmaksızın sürmekte.

Toplumun büyük bölümünün evrim düşüncesine yabancı ya da karşı olduğu bir kültürel ortamda yaratılışçı biyoloji profesörlerinin çıkması, hatta bunların evrimci biyoloji profesörlerinden daha fazla olması şaşırtıcı değil. Bu konuda kafası karışık ya da susmanın akademik kariyeri açısından daha faydalı olduğuna kanaat getiren çoğunluğun düşüncelerini ise bilemiyoruz.

Defaatle atıfta bulunduğum, biyoloji bölüm başkanlarıyla yaptığım görüşmelerin amacı Türkiye’deki Biyoloji bölümlerinin bu yüzünü ortaya koymaktı: Türkiye’deki biyoloji bölümleri evrimci olduğundan daha fazla yaratılışçıdır ama evrim hakkındaki düşüncesi ne olursa olsun susmayı tercih edenler çoğunluktadır. Bu suskunluk ve Türkiye biyolojisinin yaratılışçı yüzünü görmeme eğilimini, evrim kuramının toplumsal algıdaki olumsuz yerinin temel sebebi olarak görüyordum. Ne var ki bu görüşmeleri yaptıkça sorunun o kadar da basit olmadığını kavramaya başladım. Bu çalışmada ulaştığım sonucu burada bir kez daha tekrarlayayım:

Ancak genel manzarayı iyi bir şekilde tasvir etmek için yanıtlara yansımayan iki önemli noktanın daha üzerinde durmamız gerekiyor.

Bunlardan ilki, soruları yanıtlayan ya da yanıtlamayan öğretim üyelerinin büyük çoğunluğunun “Darwin ve evrim kuramı” sözcüklerini duyar duymaz içine girdikleri ruh durumu. Aldığım yanıtlardan pek azı beni şaşırtsa da, bu genel ruh durumunu hissetmekten rahatsızlık duyduğumu belirtmeliyim. Bu çalışma sırasında bana çok şey öğreten bu kaygılı sesleri, uzun duraklamaları, “Nereden çıktı şimdi bu?” ve “Neden ben?” diyen, zaman zaman öfkeli tavırları anlatabilmem ne kadar mümkün bilmiyorum.

Pek çok öğretim üyesi evrim kuramını “hassas”, “nazik” ya da “telefonda konuşulmayacak” bir konu olarak tanımlarken, kuramın derslerde ya da kamuya açık ortamlarda sağlıklı bir şekilde tartışılmasını nasıl bekleriz? Türkiye’de evrim karşıtlığı sorununa bir çözüm bulmak istiyorsak bu gerilimi düşürmenin yollarını aramamızın zorunlu olduğunu düşünüyorum”.[ilgili bölüm]

Marmara’da yapılacağı açıklanan sempozyuma ve onu engellemeye yönelik çabalara yaklaşımım, üç yıl önce ulaştığım bu sonuca dayanmaktadır. En iyi üniversitelerimizde bile biyoloji öğrencileri mezun olurken yaratılışçı kalabiliyorlar. Elbette bu sırf bir eğitim meselesi değildir ama kendi öğrencilerine bile evrimi anlatamayan biyoloji bölümlerinin genel manzaraya etki etmesi nasıl beklenir?

Bunun yanı sıra bugün yaratılışçı sempozyum yapmasına karşı çıkılan aynı proflar yıllardır biyoloji bölümlerinde kendi anladıkları şekilde biyoloji ve evrim anlattılar. Tez jürilerine girip, doktora yönettiler. Bugüne kadar evrimci meslektaşlarıyla karşılıklı olarak birbirlerinin kuyruğuna basmadan bir arada yaşamayı da başardılar. Şimdi sanki bu insanlar uzaydan geliyormuş gibi davranmanızı nasıl açıklayacaksınız? Evet, yaratılışçı bir etkinliği adını koyarak ya da bize duyurarak ilk kez yapıyor olabilirler ama bu neyi değiştirir ki? Bir sempozyumla evrimin üniversiteden kovulacağını ve yaratılışın meşruiyet kazanacağını düşünenlere, uyanıp gözlerini açmalarını öneriyorum: Sizin mahalle ya da Richard Dawkins Forumları Türkiye değil. MEB’in biyoloji kitaplarında yaratılışın evrimin alternatifi olarak okutulduğu bir ülkede yaratılış daha ne kadar meşruiyet kazanabilir? Lütfen, asıl siz kendinizi kandırmayın. Bu ülkede hoşunuza gitse de gitmese de, aydınlık yuvası üniversite rüyalarınızı kâbusa çevirse de yaratılış meşrudur. Yaratılışçı biyoloji profları Türkiye akademisinin ve Türkiye biyolojisinin bir parçası olduklarından da her türlü akademik etkinliği gerçekleştirmek en doğal haklarıdır.

Burada illa sorgulanması gereken bir şey varsa şudur: Evrim kuramının geliştirilmesinden 150, modern sentezin tamamlanmasından 90 sene sonra bu ülkede evrim kuramına böylesi bir bakış biyoloji camiası içinde hâlâ nasıl bu kadar yaygın olabilir? Sorunun cevabının üniversitelerimizde yapılan, öğretilen bilimin kalitesiyle yakından ilgili olduğunu düşünüyorum.

Biri isyan ederek soruyor: “yaratılışçı” ve “profesör” kelimesi nasıl yan yana gelir? Profesör akademik bir ünvandır, ülkemizde bu ünvanı YÖK verir, maaşlarını da çoğunlukla TC devleti öder. Profesör, bilim insanı demek değildir. Türkçe’de “bilim insanı” sözcüğünün sahip olduğu, imza metnini hazırlayan arkadaşların da paylaştığını düşündüğüm aşırı yüceltici anlamı da hesaba katarsak bu isyan anlaşılabilir ama hak verilemez. Bilimi saldırganca ve bağnazca savunma iddiasındaki bu akademik kişilerden, yaptıkları işin mahiyeti hakkında daha ayakları yere basan, idealist olmayan bir bakış açısı talep etmek hakkımızdır. Her imza toplamaya kalktığında şevkle imzacıların ünvanlarını proftan araşgöre, büyükten küçüğe sıralayanlar bu ünvanların meşruiyetini sorgulama hakkını kaybetmiştir.

İfade özgürlüğü konusuna gelecek olursak; bizi haddini aşan bir özgürlükçülükle suçlayanlar üniversitelerde yalnız ve yalnız bilimsel etkinliklerin yapılabileceği iddiasına dayanıyorlar. Kadın öğrenciler üniversiteye türbanla giremesin diye imza toplayan bir zihniyetle özgürlüğün ne olduğunu tartışacak değilim. Aslına bakarsanız “yaratılışçılar üniversiteye girmesin”, “türbanlılar üniversiteye girmesin” siyasetinin bir varyantından başka bir şey değildir. Sonucunun da farklı olacağını sanmıyorum: yenilgi.

Bu pozitivist bile diyemeyeceğimiz kaba bilimci, üniversitede yalnız bilim olsun anlayışıyla üniversitede sosyal ve beşeri bilimlerin de felsefenin de yapılmaması gerekir. Peki ya sanat ve spor etkinlikleri, bilim yuvasında futbol oynayan öğrenciler var, onlar ne olacak? Ama işin asıl vurucu noktası, “üniversitelerde bilim dışı etkinlik olmaz” diyen arkadaşların aynı zamanda üniversitelerde siyaset yapma iddiasında olmalarıdır. Üniversitede sadece bilim yapılır zihniyeti, YÖK zihniyetidir. Siyasi faaliyetlerinden dolayı her gün üniversite öğrencilerinin tutuklandığı bir ülkede, üniversitede sadece bilim yapılır demek gerçekten çok zekice, bravo! Belli ki YÖK’ten ünvanlar dışında başka şeyler de ödünç alınmış.

Bazıları da yaratılışçıların özgürlüklerine helal gelmediğini göstermek için “her yerde yaratılışçı etkinlik yapıyorlar zaten ama üniversitede yapamazlar” diyor. Neden?

Sahi zaten her yerde, televizyonlarda bizzat evrimci ve yaratılışçı biyolog akademisyenlerce tartışılan bir konunun üniversitede tartışılmasındaki mahsur nedir? Her yerde tartışılacak ama üniversitede olmaz. Neden?

Yaratılış bilimsel değil öyle mi? Yaratılışçıların hâkim olduğu güzide bir üniversitemizde evrim kuramıyla ilgili bir etkinlik yapmak isteyecek olanların karşılaşacağı ilk ve muhtemelen yeterli engel de bu olacaktır: Darwinizm çoktan çürütülmüş, bilimsel olmayan bir düşüncedir. Daha ortada kalan üniversitelerimizdeki karşı çıkış ise: “Dur şimdi başımızı belaya sokma” olacaktır. Bir tartışmada otoriteye başvurma çoğu zaman faydasız bir yoldur, özellikle iki taraf da aynı otoriteye (bilime) başvuruyorsa…

Sorulması gereken soru, Türkiye akademisinin bu ilk yaratılış sempozyumunun engellenmesinin ÜKD ve arkadaşlarına böbürlenme imkanı sağlamasınının dışında kime ne yararı olacağı, toplumun evrim algısı üzerinde ne gibi bir etkisi olacağıdır. En önemli yararı elbette yaratılışçı proflara olacaktır. Yaratılış sempozyumu düzenleme fikrini ortaya atmak ve bunu duyurmak bile kendileri için büyük bir kazanımdır. Bunun bir takım evrimciler ve akademisyenlerce engellenmesiyse “yaratılışın Darwinci bir komplonun kurbanı olduğu” iddialarını güçlendirecektir. Topluma dönüp “bakın bize bir sempozyum bile yaptırmadılar” diyebileceklerdir. Peki bu sempozyumun engellenmesi bunun bir başka üniversitede yapılmasını engelleyebilecek mi? Aslına bakarsanız bir süreliğine engelleyebilir; evrimci, yaratılışçı ya da hiçbirşeyci akademisyenlerimiz çoğunlukla düşüncelerinin arkasında durmaktansa bir kovuğa saklanmayı tercih etme eğilimindedirler. Ancak üç ya da beş sene sonra, iklim biraz daha müsait hale geldiğinde bu sefer başarılı olacaklarından şüphem yok.

Önümüzdeki günlerde ifade özgürlüğüne en çok kendilerini hâlâ Kemalist YÖK’ün kanatları altında sananların ihtiyacı olacak. O yüzden üniversitede neyin konuşulup neyin konuşulmayacağını belirleme sevdanızdan vazgeçin, zira buna karar verecek bir konuma ve güce sahip değilsiniz. Henüz en azından pazarlık yapabilecek durumdayken üniversitelerin ifade özgürlüğünün mutlak biçimde garanti altına alındığı yerler haline gelmesi için gücünüzü harcayın. Öyle bir caka satıyor, demokrasinin fazlası zarar diyorlar ki gören de 10 senedir iktidardalar sanacak.

Bilim her şeyden önce bir tartışmadır, bugün bilim diye bildiğimiz pek çok şey geçmişte bilimin dışındaydı. Ve sandığınız gibi nesnel deney ve gözlemlerle bilim statüsü kazanmadılar, bu çok daha karmaşık bir süreçtir. Bir konunun bilim dışı olduğu gerekçesiyle tartışılmasının engellenmesi bilime vurulacak en büyük darbedir. Türkiye akademilerinin bilimden yoksunluğunun da en büyük nedenlerinden biri budur. Tartışma olmadan bilim olmaz, aslına bakarsanız her hangi bir entelektüel faaliyet de olmaz. Evrimi bilimsel argümanlara dayanarak anlatamayan birinin bilimin otoritesine güvenmesiyle, tanrılara güvenmesi arasında bir fark yoktur. Çoğu evrimcinin saldırganlığı da ne yazık ki bu samimi ama temelsiz inançtan kaynaklanır.

Daha önce de söylediğim gibi, yaratılışçıların sempozyumunu engelleyecek müdahalelerden kaçınılmalı, aksine bu tür toplantılar kolaylaştırılmalıdır. Sempozyum elbette eleştirilmeli, protesto etmek isteyen de edebilmeli… Ancak bir işe yaraması isteniyorsa eleştirilerin seviyesinin şu imza metninden bir hayli yüksek olması gerekiyor. Yaratılışçıların engellediği ya da engellemeye çalıştığı benim bilgim dahilinde bir evrim toplantısı olmadı bugüne kadar, aynı olgunluğu evrimcilerin de göstermesi gerekir.Şimdiye kadar geçen sürede bu sınavdan başarısız olunduysa da zararın neresinden dönülse kârdır. Ayrıca bu sempozyumun engellenmemesi gerektiğini düşünen evrimciler, bilimciler de var, herkes ÜKD’nin peşine takılıp gidiyor değil. Bu arkadaşların da seslerini daha fazla yükseltmesi gerekiyor kanımca. Fen bilimciler ne yazık ki hala o aydınlık, nesnel bilim masalından uyanabilmiş değilken sanırım burada görev biraz daha sosyal bilimcilerin üzerine düşmekte.

Şu güzel bahar ve yaz aylarında bununla uğraşmak istemesem de bu yaratılış toplantısının iptal edilmesi ya da bir şekilde engellenmesi durumunda bizzat, ben, kendim, şahsen bir tane düzenlemek üzere harekete geçmeye karar verdim. Türkiye’nin ilk Yaratılış Kongresi’ni düzenlemekten mutluluk duyacağımdan şüpheniz olmasın.

——

Geciken yazıya not ve güncellemeler

1. Hem Mahinur Akkaya hem de Ferhat Kaya ve belki başkaları da yaratılışçı sempozyumun duyurusunda geçen ifadelere dikkat çekiyorlar. Örneğin ilanın başlığı olan “BİLİM, TÜRLER ARASI EVRİMİ NEDEN KABUL ETMİYOR?” ifadesinin bir evrimci tarafından kabul edilmesi mümkün değil. Ancak olayda zaten bu değil mi? Bu insanlara yaratılışçı dememizin nedeni, bu tartışmaları yapmamızın nedeni zaten bu değil mi? Yaratılışçıyı yaratılışçı olmakla suçlayamayız her halde ya da tartışmanın karşı tarafının argümanını nasıl geliştireceğine, neyi söyleyip neyi söyleyemeyeceğine biz karar veremeyiz. Diğer türlü zaten bu bir sorun olmaktan çıkardı. Yaratılışçı metne dair eleştirilerine katılmasam da, Ferhat’ın izlediği yol tam olması gerekendir, karşı tarafı en sert şekilde eleştirir ancak onun kendini ifade etme hakkını da teslim edersiniz.

Ferhat’ın Bilim ve Gelecek‘in bu ayki sayısından yayınlanan yazısından ilgili bölüm şöyle:

“George Gaylord Simpson 1964 yılında yazdığı “Biology and Man (Biyoloji ve İnsanoğlu)” adlı eserinin “The Biological Nature of Man (İnsanoğlunun Biyolojik Doğası)” bölümüne Darwin’in 1871 yılı “The Descent of Man (İnsanın Türeyişi)” adlı kitabından bir alıntı ile başlar; “Çok sık ve emin bir biçimde insanoğlunun kökeninin asla bilinemeyeceği iddia edildi; ancak cahillik, bilgili olmaktan daha çok kendinden eminliğe yol açar.” Ne yazık ki ülkemiz başta olmak üzere dünyanın diğer birçok ülkesinde “kendinden çok emin” politikacı, din adamı, sözde akademisyenler ve kimi yazarlar 21. yüzyılda biyolojik evrimsel değişimin olmadığını -19. yüzyıl ortalarındaki bilgi seviyesi ve anlayışı ile- kanıtlama çabasındalar. İnsanın kökenini sadece Yaratılış mitosuna atfederek, bilimin yöntemleri ile bilinemez olduğunu iddia ediyorlar. Hatta bu insanlar bir bilim merkezi olan Marmara Üniversitesi’nde “Bilim, Türler Arası Evrimi Neden Kabul Etmiyor?” temalı bir sempozyum düzenleyebilecek kadar kendilerinden eminler. Elbette kendilerinden bu kadar emin olan insanların da sempozyum düzenleme ve konuşma hakları demokratik olarak olmalı, zira ülkemizin içinde bulunduğu ileri demokraside bilim ölçütünün ve kalitesinin gerçek bilgi seviyesi olmadığı gün gibi ortada. Ayrıca sempozyum duyurusunda Yaratılış mitosunu “bilim, özgürlük, eşitlik, diyalektik, dogma ve ideoloji” kavramları kullanılarak “mağdur” retoriği ile haklı çıkarmaya çalışmalarının ucuz ve post-modern bir takiyeden başka bir şey olmadığı da gözden kaçmıyor. Bilim ve efsane arasındaki yegâne farkın “kanıt” olduğunu unutmadan dini hassasiyetleri ile hareket eden bu insanların en kısa zamanda kendilerinden bu kadar “emin” olmaktan “şüphe” etmeye başlamalarını umut ederek konuyu fazlaca dağıtmadan başlamak istiyorum. 

Ferhat’ın eleştirisinde katılmadığım noktaysa yaratılışçıların önerdikleri yöntemi takiyye olarak tanımlaması. Olabilir, takiyye yapıyor olabilirler ancak esas olan, bu yöntemi bir kez kabul etmiş olmalarıdır. Ve tarif ettikleri süreç bana son derece bilimsel görünüyor, tartışma da zaten böyle olmaz mı? Herkes kendi argümanlarıyla gelir, ancak tartışma yönteminde ortaklaşılır. Sonrası tartışmayı yapanların yeterliliğine kalmıştır.

PS2: Bu yazıyı yazmam her zaman olduğu gibi uzun bir sürece yayıldı. Bu sırada olan gelişmelere  (ODTÜ ÖED’in açıklaması gibi) değinmedim.

PS3: Aslıhan Tolun’dan MÜ Rektörlüğünün yaratılışçı etkinliğin arkasından durduğunu öğrendik; güzel. Marmara’da bundan sonra yapılması gereken hemen üniversitenin biyoloji bölümü ve öğrencilerinin de katkılarıyla afilli bir evrim etkinliğine girişmek olmalı, görelim bakalım evrim etkinliklerine karşı da aynı demokratik tavrı gösteriyorlar mı? Bu konuda elimden gelen desteği vermeye hazırım, tüm evrimciler de enerjilerini buna kanalize etse güzel olur, yaratılış etkinliğini durdurmaya çabalamak yerine, tabii kendileri bilirler.


MÜ’deki Yaratılışçı Sempozyum

Bugün önce Marmara Üniversitesi’nde “Yaratılış görüşünün bilimsel olarak ifade edilebildiği daha özgürlükçü bir bilimsel ortamın oluşturulması”nı amaçlayan bir etkinliğin duyurusu aldım, sonra da internet üzerinden gelen tepkiler nedeniyle etkinliğin Facebook sayfasının kapatıldığını öğrendim.

Ölçüsüz tepkiler nedeniyle bu etkinliğin iptal edilmesi büyük bir talihsizlik olur. Bence herkes, özellikle de “evrimciler” bu etkinliğin güzel bir şekilde gerçekleştirilmesi için elinden geleni yapmalı.

“Üniversitede bu bilim-dışı etkinliğin yapılmamasına…” şeklinde karşı çıkışlarda bulunacak arkadaşlara, konuşmacıların hepsinin akademik unvanlı kişiler olduğunu, hatta bir kısmının biyoloji bölümlerinde makamlar işgal ettiğini işaret etmek isterim.

Türkiye’de evrim kuramının işlendiği biyoloji bölümü sayısı, işlenmeyenden daha az. Türkiye’de biyoloji bölümlerinde evrim kuramının bir gerginlik yaşanmadan işlenebildiği ya da üniversite içinde evrim kuramıyla ilgili etkinlik yapılabilecek üniversite sayısı bir elin parmaklarından biraz daha fazladır her halde. Türkiye üniversitelerinde evrimci de evrim karşıtı da bu konuda konuşmamayı tercih ediyor, böylece statüko kazanıyor.

Daha önce bu konuda biyoloji bölüm başkanlarıyla yaptığım bir dizi röportaja yeniden ilginizi çekmek istiyorum.

Evrim kuramının üniversitelerde konuşulabilir, tartışılabilir hale gelmesi herkesin yararınadır diye düşünüyorum. Saçma sapan bir bilim fetişizmine kapılmanınsa hiç kimseye faydası dokunmaz.

Tepki gösterilmesin mi? İsteyen istediği tepkiyi verecektir ama etkisi olan bir tepki nasıl olabilir diye düşününce benim aklıma hemen şunlar geldi:

İlanda 500 kişilik bir kontenjan olduğu söyleniyor, bu kontenjanın bir kısmının çeşitli üniversitelerdeki biyoloji lisans, yüksek lisans öğrencilerine ayrılması için kulis yapılabilir.

Yaratılışçı profların kendi aralarında takılmak istemesi anlayışla karşılanmalı ancak böyle bir etkinliğin yapıldığı bir üniversitede karşıt görüşün, yani evrim kuramının anlatıldığı bir başka büyük etkinliğin yapılmasına da aynı şekilde kimse karşı çıkmamalı, üniversitenin imkanlarından aynı şekilde yararlanılması hususunda şartlar zorlanmalı hatta şimdiden bu etkinlik için üniversite yönetiminden söz istenmeli, alınmalıdır.

Ayrıca konferans katılımcılarından kendi üniversitelerinde de evrim kuramını işleyen etkinlikler düzenlenmesi konusunda yardımları istenmelidir. Madem demokratik tartışma ortamı istiyorlar, ellerini taşın altına koysunlar.

Türkiye’nin tüm üniversitelerinde evrim kuramı ve yaratılış görüşü konulu etkinlikler gerginlik hissi olmadan gerçekleştiği zaman Türkiye’de evrim kuramıyla ilgili sorunun ne olduğunu düşünüyorsanız o sorunun büyük ölçüde çözüldüğünü göreceksiniz.

Evrimciler ve yaratılışçılar hiçbir şeyde olmasa da en azından bunun üzerinde anlaşmalı ve bu konuda somut adımlar atmalıdırlar: Herkes düşüncelerini, hem üniversitede hem de üniversite dışında, özgürce, gönül rahatlığıyla, hiçbir şeyden korkmadan ifade edebilmelidir.

Etkinlik duyurusunu da buraya yapıştırıyorum:

“BİLİM, TÜRLER ARASI EVRİMİ NEDEN KABUL ETMİYOR?” SEMPOZYUMU

Programın Misyonu :
Evrim düşüncesinin, bilimsel önemini bir hayli aşan bir ilgi görmesi nedeniyle, türler arası evrimin neden mümkün olamayacağına dair gözardı edilen bilimsel verilerin aktarılması yoluyla daha nesnel ve tarafsız bir bakış açısının bilimsel yollarla aktarılması. Yaratılış görüşünün salt ideolojiden ibaret olduğu kanısının yol açtığı, bu görüşün bilimsel arka planına dair bilgisizliği gidermek. Bu yolla, daha geniş bir tartışma zemininin oluşmasına katkıda bulunmak. İdeolojik dayatmalarla beslenen dogmatik ve tek yanlı biyoloji anlayışını çeşitlendirerek, farklı bilimsel tezlerin daha diyalektik bir biçimde tartışılabilmesini sağlamak.

Programın Vizyonu :
Yaratılış görüşünün bilimsel olarak ifade edilebildiği daha özgürlükçü bir bilimsel ortamın oluşturulması. Bu sempozyumun yıllık olarak geleneksel bir şekilde gerçekleştirilmesini sağlamak.

Programın İşleyişi:
Genelden özele doğru bir gidiş olacak. İlk oturum evrenin oluşumu ve ilk canlı ile başlayacak; konular spesifikleşerek konuşmacılar ise bu yönde belirlenecek. Diğer oturumlarda ise türlerin varoluşu ve türler arası evrimin neden mümkün olamadığı bilimsel yollarla konuşulacak. Konular daraldıkça her konuşmacı kendi alanından bir bakış açısı getirecek. Yapıların ve işleyişlerinin kompleksliklerine dayandırılarak evrimin çıkmazlarından bahsedilecek. Sempozyuma katılacak konuşmacılara göre oturumların konuları ve sayısı belirlenecek.

Organizasyon Sahibi: Marmara Genç Vizyon Kulübü

*Prof. Dr. İrfan Yılmaz (Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Orta Öğretim Fen ve Matematik Alanlar Eğitimi Bölümü Biyoloji Eğitimi Anabilim Dalı)
*Prof. Dr. Adem Tatlı (Emekli, Dumlupınar Üniversitesi Eski Rektör Yardımcısı Fen-Edebiyat Fakültesi Eski Dekanı)
*Prof. Dr. Turan Güven (Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Ortaöğretim Fen ve Matematik Alanları Eğitimi Bölümü Biyoloji Eğitimi Anabilim Dalı)
*Prof. Dr. Eşref Edip Keha (Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Temel Tıp Bilimleri Bölümü Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı)
*Prof. Dr. İsmail Kocaçalışkan (Yıldız Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Moleküler Biyoloji Anabilim Dalı)
*Prof. Dr. Cengiz Çakmak (İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü Felsefe Tarihi Anabilim Dalı)
*Yrd. Doç. Dr. Ömer Faruk Noyan (Celal Bayar Üniversitesi Mühendislik Fakültesi İnşaat Mühendisliği Bölümü Yapı Anabilim Dalı)
*Dr. Nihat Buğra Ağaoğlu (Türkiye Öğrenci Konseyi Başkanı, Sağlık Bakanlığı Proje Koordinatörü)

Programın Hitap Edeceği Kitle: Öğretim Üyeleri, Öğretim Görevlileri, Üniversite Öğrencileri

Yer: Marmara Üniversitesi Haydarpaşa Kampüsü Ord. Prof. Dr. Reşat Kaynar Salonu

Tarih: 16-17 Mayıs 2012

Kontenjan: 500 Kişi

Acaib-i Alem’den dev hizmet!

Bloğumuzun “Cevab Veremedi!” adlı yeni bölümü hizmetinize açılmıştır.

Yeni bölümün konsepti hakkında bilgi verici olması ve ne yaparsak yapalım gelmeye devam edecek soruyu en baştan ben yine de cevaplayayım istedim.

Soru: Evrim varsa niye hâlâ maymunlar var?

Yanıt: Topraktan geldiysek niye hâlâ toprak var?

Resimle 1

Resimle 2

Yıllar boyunca bu soruya maruz kalmama rağmen böylesi  yaratıcı bir yanıt ne yazık ki benim aklıma gelmedi. Bu cevabın ilk kez kim tarafından verildiğini şu an bilmiyoruz, şimdilik anonim diyelim. Ne azından meme haline getirme onuru benim olsun, n’olur!

Boğaziçi Starbucks İşgaline Benden Destek

Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri 6 Aralık günü kampüslerinde yeni açılan Starbucks’ı işgal ettiler. Dertlerinin ne olduğunu kendilerinden dinleyelim:

Bir sorsalar anlatacaktık velhasıl madem onların sormaya niyetleri yok biz anlatalım istedik. Öğrenci ‘yerleşke’mizde yerleşmek niyetindeyiz. Ucuza ve sağlıklı yemek yemek mesela. Bizim olan alanlarda tüketim zorunluluğu olmaksızın var olabilmek; kampüs içinde bedava ulaşım sağlayabilmek, öğrenciliğimizi ‘kanıtlayan’ belgelerimize ücretsiz sahip olabilmek gibi çok temel isteklerimiz var. Bu sebeple Starbucks’ı ‘mesken’ tuttuk ve kendimize ait alanları geri alabilmek adına bir adım attık. Devamını da getirelim diyoruz, salı günü saat 14’te kütüphane önünde toplandıktan sonra, önce rektörlüğe yürüyoruz sonra çayımızı, pastamızı, böreğimizi kapıp (daha neler var neler!) Starbucks’a şenliğe gidiyoruz. Eee madem buralar bizim ‘yerleşkemiz’, biz de artık yerleşelim.” 

Çok iyi düşünmüşler, çok da iyi yapmışlar, pek de güzel olmuş, güle güle otursunlar. Yalnız “barınma haklarını” unutmuşlar sanki ya da o zaten öntanımlı “İşte böyle buralara yerleşeceğiz yavaş yavaş” diye düşündüler belki de, bilemiyorum. Bütün dünyada işgal eylemleri sürerken, niye biz de böyle şeyler olmuyor acaba, diye kara kara düşünen ben için de sevindirici bir haberdi, en azından bir yerden başlamıştı işte, gerisi de gelir zamanla diye düşünüyor idim. Sonra kendi öğrencilik yıllarımda Beytepe kampüsünde yaşadıklarımız aklıma geldi. O zaman hadi gelin size bir anımı anlatayım:

Yıllar yıllaaar önce üniversiteye ilk geldiğim sene bölümümüzün en üst katı büyükçe bir ortak kantindi. Bölümün idari personeli tarafından bir kooperatif gibi işlettiliyordu, sanırım. Menü de sadece poğaca ve çay vardı, çayını da poğaçanı da kendin alır, parasını da kendin koyardın çoğu zaman. Sabahları akademik personel ve öğrenciler burada birlikte çaylarını içerlerdi. Dersten çıkan öğrenciler buraya gelir ders notu alır verir, sohbet eder, ders dışı vakitlerinin çoğunu burada geçirirlerdi. Sonra bir gün bu vergisiz, ihalesiz, haraçsız ortam rektörlüğün gözüne battı ve kantin boşaltıldı. Bir süre daha öğrenciler çaysız ve poğaçasız buraya gelmeye devam ettiler ancak sonunda bu imkan da ortadan kalktı. Bu boş atıl alanın, hayli kalabalık ve sıkışık olan bu bölümümüzde iştahları kabartması çok sürmedi ve burası sonunda bir anabilim dalının mekanı oldu.

Artık öğrencilerin bölüm içinde sosyalleşebilecekleri bir ortam kalmamıştı, üst sınıflarla hatta hocalarıyla tanışacakları, ders notları alıp verecekleri, hocalar hakkında tüyolar alabilecekleri bir yer yoktu. Artık çoğunlukla ancak kendi sınıfından arkadaşları olabilirdi. Bundan sonra herkes kendi meşrebine uygun sayısı az, bölümden uzak kantinlere dağıldı. Biz Yıldız Amfinin altındaki Çiğdem Kafe‘deydik, sanırım öğrencilik hayatımın çoğu burada geçmiştir. Hey gibi günler hey, adeta bir amca edasıyla nostalji oldum şimdi. Bildiğiniz sıradan öğle saatleri bol gürültülü, sıkışık/samimi, kapalı ortamlarda sigaranın içilebildiği barbarlık zamanlarının bir kantiniydi işte. Ehh o kadar zaman geçirince işletmecisiyle, çalışanıyla da ahbap oluyorduk, haliyle. Kim kimin sevgilisi, kimler küs felan hep takip ediyorlardı, çaktırmadan. Bunun ardından üniversitemiz yap işlet devret modelini keşfeti. Kampüs arazisini satıp, pardon kiralayıp, buralarda ODTÜ’nün Çarşısı’nı andıran mekanlar yaratma hevesine girdi: Öyle ya bizim ODTÜ’den neyimiz eksik kalsındı. İlk garabetin adı City Center‘dı. Bunu başkaları izledi. Ancak yan yana dizilmiş her mutfağından ayrı ayrı kokuların birbirine karıştığı, baktığın her noktada seni esir almaya çalışan ekranlar ve ekranlardan tamamen alakasız iğrenç müziklerin bangır bangır çalındığı mekanlar herkesin zevkine uygun değildi. Ya da daha basiti insanlar kendi bölümlerindeki kantinlerden buralara gelmeye üşeniyorlardı. Ne var ki bu yeni mekanların sahipleri yapmak için o kadar para saydıkları binalardan yeterince kâr edemiyordu. “Hiç hoş deYıl!” diye içinden geçirmiş olsa gerek, o zamanın piyasanın gizli eline derinden iman etmiş Rektör’ü. Böylece bölüm kantinleri ve küçük işletmeler kapatılmaya ve öğrenciler bu mekanlara kanalize edilmeye çalışıldı, başarıldı da. Ben mezun olduktan sonra yıllarımı geçirdiğim Çiğdem Kafe de kapatıldı. Çiğdem’in kim olduğu sorusuysa hala bir sır. En son ben bıraktığımda Beytepe öğrencilerinin koca kampüste, müşteri hem de “Öğle saatlerinde ders çalışmak yasaktır” müşterisi olmadığı sadece bir tek yurt kantini kalmıştı. Hiç unutmam bölüm başkanlığını yeni devralmış akademisyenlerden birine, bu kantin ihtiyacından bahsettiğimde, heyecanla onun olamayacağını ama Coco Cola makinesi alacaklarını söylemişti. Ben de donakalıp; “Kime konuşuyorum yareppim.” diye içinden geçirmiştim. Bu da böyle bir anımdır işte.

Velhasılı kelam, kantin deyip geçmeyin, bu bir Starbucks meselesi değil, üniversitelerin sermaye teslimine artık bir yerde dur denmesi meselesidir. Emek Sinemasının yıkılıp yerine iş merkezi yapılması İstanbul için ne demekse, üniversite kantinlerinin Starbucks’a dönüşmesi de benim gözüm de aynı şey. Yok olan sadece kantinler değil onun çevresinde kurulan yaşantıdır da. Öğrenci hayatını ortadan kaldırılıp yerine bir fast-food müşteriliği koyma çabasıdır, İstanbullular bilmez ama “Hocam, müesesemizde ders çalışmaz mısınız, lütfeeen!”dir, bunun varacağı yer ve her türlü karşı çıkılmalıdır. “Ulan burası üniversite, istediğim yerde çalışırım.” demek de öğrencinin en tabii hakkıdır.”İstediği yerde çalışmamak da hakkıdır tabii onu da unutmayalım, mesela ben en çok çalışmama hakkımı kullanmışımdır

Bu yazıyı bu sabah yazmaya başlamıştım şu saate kadar “kahve alma özgürlüğümüz” tadında laflar ortada dönmeye başladı. Hayretle izliyorum, hayretime hayret etmeyi de ihmal etmiyorum. Bu özgürlük savaşçıları “Freedom!” diye  haykırarak diğer on yüz milyon Starbucks’tan birine defolup gidebilirler, Starbucks aşkınız için azcık yürüyün, açılırsınız hem beyninize oksijen gider. Ya da aşk mektubu yazın Starbucks’a hemen kampüsün çıkışına kondursun kahvehanelerinden birini, onu da ben mi düşüneceğim lan. Ama siz öğrencinin ucuz yemek yeme özgürlüğünü düşündünüz mü hiç? Cebindeki paranın o gün karnını doyurmaya yetip yetmeyeceğini dert etmesi umurunuz da mı? Değil mi? Tüküreyim o zaman sizin kahvenizin içine!

Starbucks Şenlikçisi arkadaşların bir bloğu bir de twitter hesabı var, mutlaka takip edin, destek verin, derim ben. Ahkâm kesecekler de önce bir baksınlar da sonra kessinler ahkâmlarını.

PS: Çok uzun oldu gene, hem de hızlı oldu bu sefer.